MALİ MÜŞAVİR RAPORLARI ALAN GENİŞLETMEYE DEVAM EDİYOR

Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlerin de artık, tıpkı Yeminli Mali Müşavirler gibi, Kurum raporu düzenleyebilecekleri hakkının teslim edilmesidir.

Bilindiği üzere; Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumundan: Türkiye Bilimsel Ve Teknolojik Araştırma Kurumu Teknoloji Ve Yenilik Destek Programlarına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik 18 Temmuz 2020 Cumartesi günü 31189 sayılı Resmi Gazete ile yayımlanmıştır.

Birçoğumuzun dikkatini çekmediğinden emin olduğum önemli bir konu, bu yönetmelik değişikliği ile sessiz sedasız günlük hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Öncelikle yönetmeliğin amacı ne diye bir bakalım.

Bu Yönetmeliğin amacı; Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu tarafından oluşturulan destek programları kapsamında; gerçek ve tüzel kişilerin bilimsel ve teknolojik bilgiyi ürüne, sürece, yönteme veya sisteme dönüştürme aşamalarında yapacağı, teknoloji ve yenilik odaklı araştırma, geliştirme, iyileştirme faaliyetleri ile üniversite-sanayi iş birliği, kümeleşme, girişimcilik ve ticarileştirme faaliyetlerine ilişkin proje önerilerinin değerlendirilmesi, söz konusu projelerin hibe ve/veya geri ödemeli olarak desteklenmesi, izlenmesi, sonuçlandırılması ve sonuçların değerlendirilmesi ile erken aşamadaki gelişme potansiyeli olan Ar-Ge yoğun başlangıç firmalarının desteklenmesi amacıyla tüzel kişi ve fonların hibe ve/veya geri ödemeli olarak desteklenmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. 

Peki, yönetmelik dayanak noktasını nereden alıyor?

Bu Yönetmelik, 17/7/1963 tarihli ve 278 sayılı Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu ile İlgili Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun ile 15/7/2018 tarihli ve 30479 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine dayanılarak hazırlanmıştır.

O halde asıl önemli noktayı, aşağıya alıntıladığım yönetmeliğin ilgili maddesinin, değişen bentleri arasından bulup çıkarma zamanı gelmiştir. Bakalım bu yönetmelikle ne değişmiş ve bizim için önemi nedir?

Aynı Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (ı), (s) ve (ş) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“a) Yönetim Kurulu: 278 sayılı Kanunda tanımlanan TÜBİTAK Yönetim Kurulunu,

b) Destek başvurusu: Dönemsel teknik kazanımları, gerçekleştirilen çalışmaları, projedeki ilerlemeyi, ara çıktıları, zaman/maliyet/kapsam gerçekleşmelerini, planlanandan sapmaları ve nedenlerini, bu sapmaların proje gelişimine etkisini, alınması gerekli önlemleri, talep edilen değişiklikleri, benzeri bilgileri ve programın uygulama esaslarına göre hazırlanan mali rapor veya mali müşavirlik proje harcamaları değerlendirme raporunu içeren dokümanı,”

“ı) Mali rapor: Dönemsel olarak hazırlanıp kuruluş yetkilisi/yetkilileri tarafından imzalanan, sağlanan desteğe ilişkin gider formları, belgeleri ve gerekli ekleri ile tamamlayıcı mali belgelerden oluşan ve gerektiğinde mali müşavir tarafından onaylanan dokümanı,”

“s) Mali müşavir: 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu hükümleri uyarınca serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavir odalarının çalışanlar listesine kayıtlı olan ve fiilen mesleğini icra eden serbest muhasebeci mali müşavirleri veya yeminli mali müşavirleri,

ş) Mali müşavirlik proje harcamaları değerlendirme raporu: Kuruluşa ait mali raporun, mevzuatına göre değerlendirilmesi sonucu, TÜBİTAK tarafından belirlenen biçime uygun olarak serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavir tarafından hazırlanan raporu,”  

Ee değiştirilen 4 ncü maddenin bizlerde yarattığı önem ifadesi ile ne kastediyorum anlatayım.

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (Kurum) Mali İdarenin en önemli unsurları olan Serbest Muhasebeci Mali Müşavir ve Yeminli Mali Müşavirleri tek bir unvanda topladığını dikkatlerinize sunarım. Olması gereken unvan kullanımının en kısa zamanda Mali Müşavirlik olması temennimi tekrarlamak isterim. Ancak yazı başlığı ile dikkat çekmek istediğim durum farklı olduğundan, önem arz etmesine rağmen unvan birlikteliği değil elbet.

Kazanım olarak dikkatlere sunmak istediğim önemli husus;

Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlerin de artık, tıpkı Yeminli Mali Müşavirler gibi,  Kurum raporu düzenleyebilecekleri hakkının teslim edilmesidir.  

3568 sayılı Meslek Kanunu, 2. Maddesi ilk kanunun çıktığı zamanlardaki elde edilmiş hakları ifade etmemektedir. Yıllar yılı bilinçsiz bir takım uğraşlar neticesi yıllar içinde kazanımların çoğu erozyona uğrayarak kadük hale gelmiştir. Özellikle serbest muhasebeci mali müşavir meslek insanları kendi hallerine terk edilerek, kazanılmış haklarını koruyamamışlardır. Bunun en önemli sebebi ise lobi faaliyetlerinin zayıf ve siyasi erkin kanun yapıcı özelliğine geç uyanmasıdır. Hali ile kendilerine olumlu kanunlar için teklif verecek ve meclisten çıkarabilecek siyaseti yeni yeni tanıyarak uyanış hamlelerine başlamıştır.

Yeri gelmişken hemen hatırlatayım; bilindiği üzere, 7104 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 178 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 06/04/2018 tarih ve 30383 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun ile serbest muhasebeci mali müşavirler meslek insanı karşıt inceleme yetkisi ve KDV iade raporu yazma yetkisi almıştır.

Bu yetkiyi kullanabilmesi ise T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı ‘nın elinde olup, Bakanlık hala konuyla ilgili şekil ve şartları hususunda bir uygulama tebliği ve veya yönetmelik ortaya koymamıştır.

Bu yüzden 3568 sayılı Kanun’un 8/A maddesine göre Bakanlık yetkisinde olan çıkarımları yapmadığı müddetçe muhasebe meslek insanları Katma Değer Vergisi iade raporu düzenleyemez. 

O halde yapmamız gereken konuyu yatırmaktansa, hayata geçirmenin yollarını aralamaya gayret etmeliyiz.

Yine bir başka bir yararlı durumdan hatırlatma yaparak; serbest muhasebeci mali müşavirlere saygınlık ve değer katacak, aynı zamanda Bağımsız Denetimi de yakından ilgilendiren bir standarttan bahsetmek isterim.

Bağımsız Denetim Standardı 315 – İşletme Ve Çevresini Tanımak Suretiyle “Önemli Yanlışlık” Risklerinin Belirlenmesi Ve Değerlendirilmesi. Bunun konumuzla ilgisini ilk bakışta kuramadığınızın farkındayım.!
Fakat eğitim ve seminerlerimizde bahsettiğimizi katılımcılarımız hemen hatırlayacaktır.

“Bu Bağımsız Denetim Standardı (BDS), denetçinin işletmenin iç kontrolü dâhil işletme ve çevresini tanımak suretiyle, finansal tablolardaki “önemli yanlışlık” risklerini belirleme ve değerlendirme sorumluluğunu düzenler.”

İş bu standart düz olarak ele alınıp okunduğu vakit, pek de bir çıkarım elde edilemeyebilir. Ve fakat üzerine düşünülmeye başladığımızda ön görülerimizle yüksek muhasebeye giden yolun, aynı zamanda Ülkemiz mali idaresine büyük katkı sunacağı ortaya aşikâr etmektedir. Biz bize konuşur gibi sohbete devam ettiğimiz varsayımından, şirket rasyolarının içler acısı olduğu gerçeğine çıkıyoruz. Esaslı bir incelemenin yüksek istatistikle nerelere varacağını tahayyül etmek dahi istemeyiz.

Bu sebepten dolayı, serbest muhasebeci mali müşavirlerin kendi müşterileri için düzenledikleri mali tabloların BDS315 Standardı dayanak alınarak bir başka serbest muhasebeci mali müşavir tarafından denetlenerek, mali tabloların onaylanması mutlak olarak ele alınarak hayata geçirilmelidir.

Hem yeni iş sahası olanakları açısından hem de meslek insanı istihdamı için önemli bir iş kapısı olacağına kanaatim yüksektir.

Değerlendirilmesi kuşkusuz Ülkemiz ve muhasebe meslek insanı yararına olacaktır.

İşte bu bakımdan da ele alacak olursak, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumundan gerçeğin altı çizilerek rapor hakkı verilmesi önemli bir gelişmedir. Diğerleri de.

Ve fakat işin gereği olarak raporu hazırlarken ve diğer yaptığımız işlerde olduğu gibi temkinli ve hassas olmak zorundayız. Ki, haksız veya fazla ödeme başlıklı Madde 19 da ise hiç yabancı olmadığımız bir durum söz konusudur;

“(3) Mali müşavirin yanıltıcı bilgi vermesinden dolayı kuruluşa yapılan haksız ve fazla ödemenin TÜBİTAK tarafından anlaşılması halinde, söz konusu desteğin geri alınması sürecinde mali müşavir kuruluşlarla birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.“

Diye Mali Müşavirlere atfedilen bu duruma azami dikkat göstermemiz lehimize olacaktır.

Sonuç olarak;

Şimdi meslek mensupları açısından önemli olduğunu kabul ettiğimiz bu tür kazanımlar, aynı zamanda serbest muhasebeci mali müşavir uygulama alanlarının da genişletilerek, psikolojik rahatlık sağlanması da ayrıca algı yönetişimi açısından manevi tutarlılığı olan bir olgudur.

Geleceğin vergi hukuku ve mali denetim üzerinden yürüyeceği varsayımı ile meslek insanlarına rapor yazabilme alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir. Elektronik kayıtlamanın öne çıktığı konjonktür, tabi olarak dijitalleşmenin zorlama olarak dayatması sonucudur.

Uzun yıllar var ki, mesleğin yenilikler dünyasında eriyerek yok olacağı üzerine gevezelikler edilerek heba edilmiş, ileri muhasebe teknikleri ile geleceğin muhasebesi üzerinde tartışılmamıştır.

Önümüzde ufukların açılarak sanki bir başka boyut ya da boyutların, yenidünya düzenine uyumlu muhasebe sertifikaları ile uzmanlık üzerine organize olacağı, şüphesiz kaçınılmazdır.

Amerika ve Avrupa tüm bu çalışmalara çok önceden başlamış ve birçok otonom hak ve hukukunda ilerlemeler sağlanmıştır. Dar kapsamlı lokal denemeler de yüksek başarılar elde edilmiştir.

Aydınlık yarınlar için;

“Devletimize güveniyoruz, Devletimizin yanındayız.”

Saygılarımla. 23 Temmuz 2020

Selahattin İPEK

Bağımsız Denetçi

bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak:

—Türkiye Bilimsel Ve Teknolojik Araştırma Kurumu Teknoloji

Ve Yenilik Destek Programlarına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik

Yapılmasına Dair Yönetmelik

https://www.resmigazete.gov.tr/…/2020/07/20200718-4.htm…
Bağımsız Denetim Standardı 315
—1982 Anayasası

YENİDÜNYA DÜZENİ: HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞU YER

 

GİRİŞ

İçinde seyir halinde bulunduğumuz zaman; iş tarafları arasındaki tüm işlemlerin dijital biçimde yapıldığı, giderek otomatik olarak oluşturulduğu ve gerek iş gerek ise Bilişim Teknolojileri işleme perspektiflerinden gerçek zamanlı ekonomi olarak tamamlandığı bir ortamdır.
İşletmeler, kamu sektörü ve vatandaşlar için bu ortam; örneğin siparişlerin, sipariş onaylarının, faturaların ve ödemelerin gecikmeden sistemden sisteme aktığı anlamına gelir.

Bu, elektronik arşivleme, elektronik defter tutma ve otomatik muhasebenin daha da ileriye doğru gelişimini mümkün kılar.

Genel olarak toplumun yararları hem verimlilik hem de çevre açısından çok büyüktür.
TOPLUMLARIN GÖRME KESKİNLİĞİ AYDINLIK BİR GELECEKTİR

Ekonomide iktisadın, sınırlı varlıkların sınırsız niyetlere karşı yönetişimi olarak dar kapsamlı ele alınışı artık tarihin sayfalarına hafıza kaydı olarak düşülmeye başlanmıştır.

Böyle düşünmemize vesile olan nedir ki? Bakarak görmeye ve gördüğümüzde de iz bırakmaya gayret edelim.

Bugün yaşadığımız bu süreç insanlık kadim tarihinde yine kendisinin oluşturduğu bir takım ufukların göz alabildiğine değil, nano teknolojiler aracılığında ırak sembolizmini sırlayarak çağ içinde çağlar yaşamasına sebep olmaktadır. Daha atak ve tabi olarak daha hızlı bir takım teknoloji getirilerinin müspet varlığında, bu işlerle uğraşanlara büyük ara fark atmaktalar.

O halde bu ilerici hamlelerin bir nevi okunmasına işaret eden dünya çapında organizasyonların varlığından bahsetmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Bilakis, yaratanın dahi kendini bildirme ve bilinmek isteği mevcutlu iken, yenilikçi üretimler ve yeni tasarımlar yapanın da bilinme arzusunu çok kuvvetli olarak tetikleyerek coşkulu hale getirmektedir.

Bu vesile ile dünya milletleri yine dünya fuarları adı altında Expo alanları düzenleyerek geleceğin teknolojilerini hayata sürmeyi amaçlamışlardır. Bu işleri yaparken elbette güçlü olanlar bunu gösterebilecekleri teknolojik gelişimlerini her şekil ve şartta sahaya sürerek bir nevi güç testine de girmeyi ihmal etmiyorlar. Zayıf olanlar ise elbette güçlü olanı taklit edebilmek için adeta alanlarda boy gösteriyorlar.  Ekonomik gelişimlerden söz ederken elbette Elon Musk ‘ın mutlaka anılmasında ve bir örneğinden bahsetmemizde fayda görmekteyim. Yoğun salgın dönemlerinden geçen yerküre; bu duruma düşmeden evvel güçlü emperyal şirketlerin ekonomik icatları ile kıran kırana bir rekabet içindeydiler.

Rekabet, Pandemi döneminde biraz yatay hıza düştü ise de, normalleşmeye geçildiği anda kaldığı yerden daha bir sert olarak devam edecektir. Musk ‘ın Space Exploration Technologies’i (SpaceX), 2002’de kuruldu. Şu anda bu şirketin yani SpaceX roket teknolojisinin yaptıklarını tüm dünya heyecanla, soluksuz takip etmektedir. Firmanın amaçladığı konulardan biri, dünya üzerinde internetsiz hiçbir yerin kalmayacağı projesidir. Yalnız bunlardan önce insanlığın çok iyi bildiği gibi kadim İpek Yolu ’na alternatif bir teknolojik proje olarak düşünülmüş bir kavram, varlık haline dönüşmüştür: HYPERLOOP TECH.
Hyperloop, yolcu ve yük taşımacılığı için geleceğin yüksek hızlı ulaşım projesidir. “Yeryüzünün üstünde veya altında, özel bir ortamın içerisinde bir tüp inşa etmek“ olarak tanımlanmaktadır.

Bu teknoloji harikası ile hem ticari mallarımızı bir yerden diğer bir yere hızlıca yetiştirirken hem de insanların hızlı bir şekilde varmak istedikleri yerlere ulaştırılması düşünülmektedir.

Kısa mesafeli alanlar arasında trafiği rahatlatmak ve hava ulaşımına alternatif olması, mevcut demir yolu ağlarından çok daha hızlı olması sürdürülebilir şehir projeleri içinde tercih edilmesine sebep olmaktadır. Tren vagonları, manyetik kaldırma teknolojisini kullanarak adeta tüpün içinde havada yol alırcasına ilerler. Bu proje hakkında genel bilgi, nette yer almakta olup, meraklıları konuyu inceleyebilirler.
HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞU YER(!)

YENİ DÜZENE ayak uydurmanın zorunluluğuna inanan ve dikkatlerini doğa ve evrenden, insan ve insan zihnine kaydıran yeni düşünürler, SOFİSTLERDİR. Yani Bilgili Kişilerdir.

Neden sofistleri özellikle vurgulayarak, yenidünya düzeninin başköşesine oturttum?  Konuyu açmazından almak lazım.

O halde, yenidünyanın mottosuna bir bakalım. “Her şeyin mümkün olduğu yer. Yani “Tek Dünya Devleti”(E.Musk)

Hemen hemen ilerlemiş dijital dünya teknolojik alt yapısının, bizlere sunumu Birleşik Arap Emirlikleri Dubai ‘de 20 Ekim 2020 Expo ‘sunda gerçekleşmesi planlanmıştır. Pandemi her şeyi alt üst ettiği gibi, dünyanın en büyük etkinliğinin de ötelenmesine vesile olur mu bilinmez? Henüz bir öteleme duyurusu yapılmadığına göre, tarihinde yapılacağı ön görülmektedir.

Expo ‘da ele alınacak konular Kovid-19 diye adlandırılan virüsün, büyüyerek Pandemi ‘ye evrilmesi ile önem kazanmıştır. Öyle ki, düne kadar “özgür dünya” naraları atılarak küresel köy diye dünyayı yönetmeye kalkanlar ve diğerleri kadim tarihte hiç bu kadar aciz konuma düşmemiş ve güçsüzlüğünün farkına varmamıştır. 11 Eylül 2001 Yakın tarihi dengelerin Amerika Birleşik Devletleri lehine değiştiği bir dönemin miladı olarak kayıtlara geçmiştir. Bu defa olan başka bir şey ve kimse üstesinden gelememiştir. Ulusal devletlerin öne çıktığı sınırlarına kapanan ekonomiler ve her yerde istem dışı yenilenme zorunlulukları öne çıkmıştır.

Peki, öne çıkan bu oluşuma Yeni Dünya Düzeni ismi nereden ilham alınarak verildi ki, hakkında söz birliği edilmişçesine kabul görerek gerçekleştirilmesi için gereken uygulamalar yürürlüğe konuldu? Öncesinde stabil yürüyen bir projenin an itibari ile hızlanması, hazırlık aşamalarının çoktan geçilmiş olmasındandır.

Masonlar’ın dini ve ulusal kimliklerin üzerinde bir kimlik inşası için çalışmaları, Rockefeller ve Rothschild ailelerinin, başını çektikleri küresel sermayenin tek dünya devleti projesinin temel dayanağını oluşturuyor. Buradan bakıldığında vatansız, dinsiz, ırksız bir dünya fikrinin köklerinin bin yıl öncesine kadar uzandığı söylenebilir.

Hepsinden önemlisi Yeni Dünya Düzeni kavramı David Rockefeller’a ait. Bir Amerikan dolarının arka yüzündeki piramidin altında yazan o Latince motto: ‘Novus Ordo Seclorum’… (Sabah | Ferhat Ünlü)

Sofistlerin yani bilgili kişilerin neden şimdi Yeni Dünya Düzeni için önemli olduklarını anlayabildik değil mi? Masonik bir yapılanmanın yukarıda belirttiğim üzere yaklaşık bin yıllık bir projeyi gerçekleştirme düşünü, hemen toplumlara anlatmak kolay değildir. İşte burada bilgili insanlara ihtiyaç vardır. Tek dünya devleti uzun ve yorucu bir yolu ifade eder. Kolaylıkla anlatılacak bir proje değildir.

Yeri gelmişken, David Rockefeller’ın şu sözü de projenin açık bir itirafı olarak kayıtlara geçmiştir:
“Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.” (Sabah | Ferhat Ünlü)
YENİDÜNYA DÜZENİNDE TEMEL ALINACAK ALT YAPILAR

Dünya üzerinde varlığını her şeye rağmen devam ettirmeye çalışan halkların bir bütünün vazgeçilmezleri olduğu gerçeği yaşanan salgın ile gözler önüne apaçık serilmiştir. Bu defa yenilikleri hep beraber uyum içinde arayarak elimize geçen fırsatı en uygun ve yararlı biçimde kullanmalıyız. Bütün disiplinler vasıtasıyla elimizden ne geliyorsa insanlık makamının gelişmesi için kullanarak, dünyamızda eksik olan hoşgörü tohumlarımızda bütünleşmeliyiz.

Bu temenni gibi duran sözcüklerin gerçekleşmesi dileğimi tekrarlarken; toplumlarda şimdiye kadar var olan çatışma ve harplerin temeli konumunda olan, “kaynaklar savaşı” ve “enerji güvenliği” aynı zamanda haksızlık, eşitsizlik gibi birçok yaşam hakkını yok sayan ve veya saydıran mücadeleler boyutundaydı. Bunun yerini , “sağlık güvenliği ve “gıda güvenliği” alacaktır diye ifade etmek isterim.

Mutasyona uğrayan toplumlar, beraberinde insan hayatından toplumsal düzene ve devlet yapılanmalarına kadar birçok şeyi derinden etkileyecek bir yenidünyaya doğru yolculuk etmektedirler. Yol alırken hal ve hareketlerimize dikkat ederek, odak noktamıza bilinçli yürümeli, yolun azizliğinde labirentlerde kaybolmamalıyız.

O halde tüm bu gerçeklikleri de göz önüne alarak temelde neleri düstur etmeliyiz ki, refah içinde birleşerek tek devlet olabilelim?
Temel alınacak alt yapıları esastan başlıklar halinde verecek olsak bunlar neler olabilir bir bakalım?
Detaylarına girmeden ön görünüze sunmak istiyorum.

  1. Sürdürülebilirlik
  2. Üç Boyutlu Baskılar
  3. 5 G Teknolojisinin hemen hemen tüm dünyada kullanılması
  4. Artıkları yani tüm çöpleri hazineye dönüştürecek teknoloji
  5. Açlığı Giderecek Süper Pirinç

Dolayısıyla yukarıda sayılan edimler, maddeler halinde daha da genişletilebilir. Akıllara algı yapan ise, “Her şeyin mümkün olduğu yer“  gerçekten bir düş müdür? Ya yoksa ufak tefek fireler verilerek, dünya coğrafyasında kırılmalar yapılarak makul birkaç devlete mi dönüşür? Kesinlikle ordu düzeninin olmayacağı devletler varsayılsa bile, Tek Devlet ordusuz olarak düşünülemez lafzından hareketle imparatorluk ve veya totaliter bir rejimle mi yönetilir? Belki bilinmez… Lakin bin yıl öncesinden başlayan bu rüya,
2070 ‘lerde bir ihtimal gerçekleşeceği kabul görse de kendi tarihinde gizemli yolculuğuna devam etmektedir.

Sonuç olarak;
Yeni Dünya Düzeni ‘nin temelinde Tek Devlet olması münasebeti ile barışın tavan yaptığı ve orduların kalktığı bir sistem güzel olurdu. Herkesin sosyal güvencesinin olduğu huzur içinde gelecek korkusunun bulunmadığı, kimsenin birbirini ötekileştirmediği Yeni Dünya Düzeni ve onun rüyası Tek Devlet… ŞİMDİLİK ASKIDA(!)

Saygılarımla.

Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com

Mesleğimizi Seviyoruz, TÜRMOB ‘un Yanındayız.

İşyerlerinde Sancılı Dönem: İş Güvenliği Uzmanı ve İşyeri Hekimi Çalıştırılması

 

 

Ülkemiz, kendi düzlemi genelinde son yıllarda birçok alanda değişerek gelişmeye yönelik yüzü ile geleceğin parlayan yıldızı olmaya namzettir. Sekteye uğratan manilerden biri dünyanın gelmiş geçmiş en büyük virüs salgınlarından olan COVID-19 vakasını yaşıyor olmamızdır. Elbette küresel sistemin tamamına yaptığı hasardan hareketle, Pandemi kabul edilen bu salgından bizde ülke olarak nasiplenmiş bulunmaktayız. Zaten temeli henüz oluşmaya başlayan bir ekonomik kültürün, bu kaos karşısında yapabileceği fazla da bir şey olmadığı gibi, üretimin dip yaparak karanlığa sürüklenmenin an meselesi olduğunun farkında olmalıyız.

ELEKTRONİK BELGE SİSTEMİNE GEÇİŞİN MİLADI KAOS OLDU 

Şimdiye kadar süreklilik gösteren yaşam standartlarımızın değişime uğraması ile birey merkezli hayatların bulutların(!) üzerinde gezinmesi başkalaşmaya ön ayak olmuştur.

Hali ile Devlet ‘de bundan nasibini alarak, değişime gitmiş ve birçok alanda olduğu gibi, konumuzu ilgilendiren mali ve sosyal güvenlik sisteminde önemli kararlar almıştır.
Elektronik kayıtlamaya geçiş bunların başında gelmektedir. Dünyanın sayılı en iyi internet alt yapısına sahip Devletimiz ‘in bu sebeple tüm bürokrasi ve iş âleminde elektronik belge sistemine adım adım geçişi kolay bir iş değildir. Pandemi döneminde bu çok daha zordur.

Dolayısıyla 01 Temmuz 2020 miladı ile Devlet, vergi alt yapısını kökten değiştiren elektronik belge düzeni ile eş zamanlı olarak iş kazalarının en aza indirgenmesi için geçiş çalışmalarını hızla sürdürürken; var olan yapıya uygulanan yamalar da dâhil, birçok değişikliğe tanıklık etmemize sebep olmaktadır.  Yılda ortalama 1600-1900 arasında olan iş kazalarının önüne geçmek için çıkarılan 6331 sayılı Kanun buna örnektir.

İŞYERLERİNE GETİRİLEN İŞ GÜVENLİĞİ UZMANI VE İŞYERİ HEKİMİ ZORUNLULUĞU

01 Temmuz 2020 Tarihi aynı zamanda işyerlerinde de çok önemli bir sorumluluğu işveren veya vekiline işaret etmektedir. İşyerlerinde alınacak güvenlik önlemleri ile hem can hem de mal kaybını önleyebilmek adına taraflara, iş kazalarının sonlandırılması için önemli bazı yeni görevler yüklemektedir. Haliyle bu durum daha çok işveren sorumluluğu taşımaktadır.

Dolayısıyla uygulanması uzun zamanlardan bu yana ertelenen Az Tehlikeli iş kolu çalışanları ki, bunlar 10 kişiden az işçi çalıştıran her işletme, aylık işyeri hekimi ve İs Güvenliği Uzmanı hizmetini alarak, yasayı yerine getireceklerdir.

Peki, bu hizmeti alırken nelere dikkat edilmesi gerekiyor?

“6331 sayılı Kanun, kamu ve özel sektöre ait bütün işlere ve işyerlerine uygulanmakla birlikte bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekilleri, çırak ve stajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanları kapsar.” Anılan düzenleme kapsamında olmayan yok mu? Diye sorduğunuzu tahmin ediyorum.
Elbette ilgili yasa incelendiği vakit kapsama alanı dışına çıkarılan bazı durumlar var.
Bu sorguya yine Kanun ‘dan alıntı yaparak cevap vereyim;
“Fabrika, bakım merkezi, dikimevi ve benzeri işyerlerindekiler hariç Türk Silahlı Kuvvetleri, genel kolluk kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının faaliyetleri, afet ve acil durum birimlerinin müdahale faaliyetleri, ev hizmetleri, çalışan istihdam etmeksizin kendi nam ve hesabına mal ve hizmet üretimi yapanlar ve hükümlü ve tutuklulara yönelik infaz hizmetleri sırasında, iyileştirme kapsamında yapılan iş yurdu, eğitim, güvenlik ve meslek edindirme faaliyetlerinde çalışanlar anılan düzenleme kapsamında değildir.”

Şimdi düzenleme kapsamında olmadığı açıkça belirlenmesine rağmen akla takılan önemli olan bir hususun altını çizerek, anlatımıma devam etmek istiyorum. İş âleminde genellikle kafaları meşgul eden ve uygulama alanında belirsiz gibi görünen örümcek sorulardan birine cevap vermeye çalışayım. Nedir bu? Bakalım.
Ev hizmetleri,
Çalışan istihdam etmeksizin kendi nam ve hesabına mal ve hizmet üretimi

yapanlar kapsama giriyorlar mı? Kanunun yol göstericiliğinde anlıyoruz ki, düzenleme kapsamında değillerdir.  

Bildiğiniz üzere, 7033 sayılı Torba Kanun ile 633l sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi çalıştırma yükümlülüğü, az tehlikeli işyerlerinde 01.07.2017’den 01.07.2020 ’ye ötelenerek, yürürlüğe girmiştir.

O halde burada 01 Temmuz 2020 tarihinde uygulaması başlayan az tehlikeli işyerleri sınıfına giren tüm işyerlerinde artık işçi sayısına bakılmamasıdır. İşaret edilen tarihte iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekiminin çalıştırılması artık zorunludur. Dikkat edilmesi gerekir.

 İşyeri tehlike sınıflılarına göre İsg profesyonellerinin (işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve diğer sağlık personeli) asgari çalışma süreleri:

 İSG PROFESYONELLERİ

AZ TEHLİKELİ SINIF İŞYERLERİ İÇİN

TEHLİKELİ SINIF İŞYERLERİ İÇİN

ÇOK TEHLİKELİ SINIF İŞYERLERİ İÇİN

İŞ GÜVENLİĞİ UZMANI İşçi başına ayda 10 dk. İşçi başına ayda 20 dk. İşçi başına ayda 40 dk.
İŞYERİ HEKİMİ

TAM SÜRELİ İŞYERİ HEKİMİ ÇALIŞTIRMA SINIRI

İşçi başına ayda 5 dk.

2000 İşyeri Çalışan Sayısı

İşçi başına ayda10 dk.

1000 İşyeri Çalışan Sayısı

İşçi başına ayda 15 dk.

750 İşyeri Çalışan Sayısı

DİĞER SAĞLIK PERSONELİ SADECE ÇOK TEHLİKELİ SINIFTA YER ALAN İŞLETMELER İÇİN SAĞLIK PERSONELİ ÇALIŞTIRILMASI ZORUNLUDUR.
10-50 kişi: çalışan başına ayda 10 dk(1.1.2016’da 10 ila 49 çalışanı olan işyerleri çalışan başına ayda en az 10 dakika50-248 kişi: çalışan başına ayda 10 dk(01,01,2016’da 50 ila 249 çalışanı olan işyerleri çalışan başına ayda en az 15 dakika)250 ve üzeri:  çalışan başına ayda 15 dk.(01.01.2016’da 250 ve üzeri çalışanı olan işyerleri çalışan başına ayda en az 20 dakika)

Bu arada hatırlatmakta yarar var; İş Güvenliği Uzmanları TAM SÜRELİ çalıştığı işyeri dışında fazla çalışma yapamazlar.

“Devletimize güveniyoruz, Devletimizin yanındayız.”

Yüce Devletimiz, Pandemi sırasında ve sonrası dünya ile beraber ağır ekonomik yükümlülüğünü en olağan şekli ile yerine getirebilmek gayretinde birçok önlemler almıştır. Vatandaşının yanında el ele vererek tüm bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışmış, çalışmaya da devam etmektedir. Elbette Büyük Devletimiz ‘den isteklerimiz her zaman olduğu gibi; milyonlarca çalışanı ve işyerlerini ilgilendiren bu yükümlülük dolayısıyla da olacaktır. İşyerleri için ağır olacak bir yükün, olağan olmayan şartlardan geçtiğimiz şu günlerde, ertelenmesi gerektiğini, iş piyasaları şiddetle talep etmektedir. Makul bir zaman daha ötelenmesi yerinde olacağı gibi, işyerlerinin toparlanma gayretinde zaten yerine getirilemeyecek bir uygulamadan ceza alınması da Mükellef grubunu İdareden uzaklaştırarak maliyetten kurtulabilme adına kayıt dışına yani vergi dışına atacaktır. Ön görülemeyen bir gelecek üzerine cebri icra ile sonuçlanacak uygulamalarda bulunmak, Devlet anlayışı ile bağdaşmaz kanaatindeyim.

Birkaç yıldır ertelenerek uygulamaya geçirilemeyen bu yükümlülüğü yerine getirmeyen veya getiremeyen işyerlerinde, her iş sağlığı ve güvenliği profesyoneli için (işyeri güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi) 11 bin 735 TL idari para cezası söz konusu olacak.
Üstelik aykırılığın devam ettiği her ay için bu idari para cezası uygulanmaya devam edecek.

Ayrıca;

1- İş güvenliği uzmanı ve veya işyeri hekimi görevlendirmeyen işverenlere, görevlendirmediği her bir kişi için 3.516,00 TL, olmak üzere ve aykırılığın devam ettiği her ay için aynı miktarda,

2- Görevlendirdiği kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşların görevlerini yerine getirmeleri amacıyla araç, gereç, mekân ve zaman gibi bütün ihtiyaçlarını karşılamayan işverenlere, 3.516,00 TL tutarında,

3- Görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluş tarafından iş sağlığı ve güvenliği koordinasyonu sağlamayan, çalışanların sağlık ve güvenliğini etkilediği bilinen veya etkilenmesi muhtemel konular hakkında, görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşları, başka işyerlerinde çalışmak üzere kendi işyerine gelen çalışanları ve bunların işverenlerini bilgilendirmeyen işverenlere, her bir ihlal için ayrı ayrı 3.516,00 TL  tutarında,

İdari para cezası uygulanacaktır.

Sonuç olarak, yukarıda verdiğim idari para cezalarının ne kadar ağır olduğu ortada iken, yapılan bir düzenleme ile isteyen işveren bakanlığın açtığı eğitimler neticesinde alacağı işveren vekilliği sertifikası ile İş Güvenliği Uzmanlığı hizmetini kendi işyeri ile sınırlı olmak üzere üstlenebiliyor. Ki bu durum maliyetleri en aza çekmek adına şüphesiz çok önemli bir unsurdur. Ciddi olarak işverenlerin bu durumu değerlendirmelerini öneririm. İşyeri hekimliği ile ilgili işlemleri de aile hekimleri aracılığıyla alabilirler.

İş kazalarını mümkünse tamamen yok etmeye yönelik ve fakat işverenler için ek maliyetle bir külfete dönüşecek İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uygulanma başlangıcı bir kez daha önceden olduğu gibi ötelenerek, makul bir tarihe uzatılması yerinde ve isabetli olacaktır.
Bu zorunluluğun doğru zamanlama ile yürürlüğe girebilmesi için başta Mali Müşavir ve Yeminli Mali Mali Müşavir Odalarının talepleri neticesinde üst birliğimiz olan TÜRMOB ‘un gerekli çalışmaları yapacağına olan inancım sonsuzdur.

Mali Müşavir ve Yeminli Mali Müşavirler olarak Ülkemizin geleceği için her türlü fedakârlığa hazır olduğumu(z), geçirdiğimiz süreçte ispatlanmış gerçekliktir.

Mesleğimizi Seviyoruz, TÜRMOB ‘un Yanındayız.

Kaynak:
-633l sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu
-01.07.2020 Tarihinden İtibaren Az Tehlikeli İşyerinde
İş Güvenliği Uzmanı ve İşyeri Hekimi Çalıştırmak Zorunludur_ Ahmet Ağar (muhasebetr.com)

10.07.2020

Bu Yazı Muhasebetr.com Sitesinde Yayınlanmıştır.

YAŞ ALMIŞ BİLGE İNSANLAR ARAMIZDALAR: “ATLARINA BİNİP GİTMEDİLER”

 

Dünya Sağlık Örgütü tarafından 12 Mart 2020 tarihinde ‘Pandemi’ olarak duyurulan ve ülkemizde de etkilerini gösteren Covid-l9 salgını kapsamında bir süredir idare tarafından alınan önlemlere halkımızın uyum sağlamaya çalıştığına tanık olmaktayız. Maalesef bu çerçevede ne kadar başarılı olunduğu konusu tartışmalıdır.

Coronavirüs (Covid-19) salgını toplumu derinden etkileyerek, dünya üzerinde yine yeni bir yaşam biçiminin şekil ve şartlarının iyileştirilmesine vesile olmuştur. Bu vesile ile hükümet eden idare birçok mali ve idari tedbirleri hayata geçirerek, zarar yükünü en aza indirilmesine çalışmaktadır.
İnsanlar bu gibi kaotik zamanlarda içlerine yani kendi korkularına yürürler. Bu durum oldukça doğal ve de insanidir. En muteber hak olan yaşamak normu üzerine kaygılarını dile getirirler.

Öyle ki gelecekleri hakkında öngörüsü olmayan insanların gölgeleri tabi olarak büyür. Bir bakıma üst başlıklar olarak doğaüstü olaylar, güvenlik ve sağlık endişesi insanın üstesinden gelemediği her güç karşısında, kadercilik hizasında saf tutmasına neden olmuştur.

Dolayısıyla izah edilemeyen ve önleyici tedbirlerin alınamadığı bu olağan dışı durumlar insanın tür olarak da her halükarda korku ile dizayn edildiğine işaret etmektedir. Bu defa korku; güvenlik adı altında her yerde küresel niteliklere bürünerek ortak biçimsellikte ve hissettirilmeden rejimlerin insanları kontrol etmesi hak ve salahiyetinin mührü olmuştur.

DÜNYA EKSENİNDE YALPALIYOR

Öyle ki toplumlar, dünyanın 2019’u geride bırakarak 2020 yılına girdiği yeni yaşında bilindiği üzere çok çeşitli ve büyük sorunlarla uğraşmakta idi. Bir nevi Milattan Sonra 2020’nci yaşına girdiğinden bu yana seller, depremler, yangınlar, insani krizler, toprak ilhak planları, küresel eylem veya protesto hareketlerinin tamamı arka planda kaldı. Bunun en önemli sebebi ise dünyamızın bahse konu olan salgının etkisinde kalarak, küresel krizin tetikçisi olarak gündeme oturmasıdır.

Artık gündem her halükarda Coronavirüs olarak tüm dikkatlerin çekildiği bir salgının maddi ve manevi öne çıkan gelişmelerinden ibarettir.

Ülkeler lokal olarak aldıkları tedbirler çerçevesinde kapalı ekonomiye geçiş yapmak zorunda kalacakları tasarruflardan, seyahat özgürlüklerinin kısıtlanması ve bir çok önlem silsilesinde bu Pandemi belasından kurtulabilme yollarını aşındırmaktadırlar.

‘EVDE HAYAT VAR’
Küresel dünya ile beraber Ülkemiz de gerekli çalışmaları ciddiyetin farkındalığında Devletimizin en üst kademesinden başlayarak tüm kanallarında sağlıklı biçimde yürütmektedir.

Elbette ortada büyük bir sorun olarak kabul edilen salgın hakkında alınan tedbirler her bir kesimi yakından ilgilendirerek, ekonomik ve mali disiplin üzerinde büyük etkilere sebep olmuş; sürecin devam etmesi münasebetiyle negatif seyir artarak geleceğimizi tehlikeye sokmuştur.

Tüm toplumlar eş zamanlı olarak “Evde Hayat Var” sloganıyla evlere hapsolmuş ve hayatı eve sığdırmamız gerektiğinin altı çizilmiştir. Verilmek istenen mesajın yerini bulduğu gibi, tersine hareket edenlerin bunu canı pahasına yapmamaları istenmiştir.

Covit-19, dış dünya ile temassız ve gerektiğinde sosyal mesafe diye tabir edilen mesafeli yaklaşımlar çerçevesinde malum mücbir sebep veya direk genelgelerle günlük yaşamı yavaşlatarak yaşam hakkının ev hali ile sınırlanmasına neden olmuştur.

Bundan dolayı hükümet eden güç; bir dizi tedbirler çerçevesinde insanları sokağa çıkma yasağı da dahil salgına karşı koruma tedbirlerini yürürlüğe koymuştur.

Devletimize güvenerek, bilhassa, Devletimizin yanında olmalıyız.”

Bu tedbirlerden biri de, 65 Yaş ve Üstü ile Kronik Rahatsızlığı Olanlara Sokağa Çıkma Yasağı Genelgesi ‘nin yayınlanmış olmasıdır. 21 Mart saat 24.00’den sonra ikametlerinden dışarı çıkmaları, açık alanlarda, parklarda dolaşmaları ve toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sınırlandırılarak sokağa çıkmaları yasaklandı.

Türkiye genelinde bu yasağa uymayanlara 3 bin 150 TL para cezası uygulanmaktadır. Yasak; Türk Ceza Kanunu’nun 195’inci maddesinde yer alan “Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, 2 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” ibaresine dayanıyor.

İçişleri Bakanlığı’ nın bu genelgesinde yer alan 65 yaş ve üzeri kamu görevlileri, belediye başkanları, sağlık çalışanları ve eczacılar sokağa çıkma yasağı kapsamından çıkarılmıştır.

09.04.2020 Tarihinde ise Özel Gereksinimi Olan Çocuk ve Gençler Genelgesi ile sokağa çıkma yasağı kapsamını genişletmiştir.

Ancak, 20 yaş altı uygulanan yasak Covit-19 tehlikesinin genelde belirli yaşın üzerindekilerde fazlaca kendini göstermesi açısından o kadar göze batmamış, projeksiyon çevrilmesine gerek duyulmamıştır. Bu grupta çalışarak evine ekmek götürmek zorunda olanlar çalışma belgesi karşılığında izinli kabul edilmekle beraber, diğer çocuk ve gençlerin sıkıntılı durumları yani oyun, park vs. sorunları istisna olarak kabul edilmiş kanaatindeyim.

YAŞ AYRIMCILIĞI (AGEISM)

Covid-19 biz dünyalılara daha öğreneceğimiz çok şeyin var olduğunu gösterdi. Şimdi hemen itirazları duyar gibiyim. Ancak sizlerin bakış açısı ile bakmak yerine ters bakış açısında farkındalık alanlarını askıya almak istiyorum. Öğrenmemiz gereken en önemli unsur ise dünyada toplumların birbirlerini henüz tanımadığı olmalıdır. İşte bu Pandemi salgını bize bireye doğru olan yolculuğumuzun aslında tüm kalabalıklar ile mümkün olacağını göstermiştir. Bu salgını def etmek havaslar ile avamlar arasında bir mücadele değildir. Topyekün dünya insanlarının mücadelesidir. Zengin ulus, fakir ulus kavramlarının aslında ne kadar boş birer sınır çizgilerinden ibaret olduğu apaçık ortadadır. Salgın sonrası tek bir dünya devleti konuşmalarının az da olsa yapılabilmesi manidardır. Kapalı ekonomilere geçiş varyasyonları, seyahat özgürlüklerinin kısmen kısıtlanması, gıda alışkanlığının değişmesi, sosyal mesafe kültürünün yerleşmesi, doğru bildiğimiz yanlışların bu kertede yok edilmesi ve doğrularının öğrenilmesi, el ve ev becerilerinin yine yeniden kazanılması, aile figürünün tekrar aynalanması gibi birçok yeni alışkanlıklara yelken açacağımız kesindir.

Sorgulama yapılması gereken o zaman, bu zamansa eğer, sormak isterim; kim kendi içlerine doğru bir yolculuğa çıkar?

Saf ve temiz insani varlığımızla sağlam mefkûremizi kendi kendimize terazi edelim. Bir bakalım oturduğumuz yerlerden kalkarak kendi yolculuğumuza.

Aynaya bakalım lütfen.

Ne görüyoruz? Görmüş olduğumuz Tanrı’nın bizi yarattığı hali değil midir?

O halde bizler gelmiş olduğumuz bu dünyanın nefes alma hürriyetine sahip eşitleriysek, yaşam hakkımızı hiçbir şey düşünmeden ve beklemeden yaşamalıyız. Yaşama hakkımız var olduğundan hayata inat yaşamalıyız.

Fakat insanın her istediğinin mümkün olmadığı gibi bir anı da bir anına uymaz. Temel hak ve özgürlükler elimizden bazen cebren gidebilir. Tıpkı 65 yaş üzeri insanlarımızın salgına karşı daha dirençsiz olmalarını kabul ederek sokağa çıkma yasağına uymalarını istememiz gibi. Bu uygulama yaşlılarımıza yani toplumun hafıza kartlarına, bilge insanlarına virüs tehlikesinden korumak iyi niyeti ile yapıldığı varsayılırken aslında bir taraftan da “yaş ayrımcılığına” çanak tutuğumuzun farkında değiliz. Kaş yapayım derken çıkardığımız gözün farkında değiliz.

Yaş ayrımcılığı; çok özet tanımı ile kişi ve grupların yaşlarından ötürü dışlanmasıdır. Genç ve yaşlıları içine alan önemli toplumsal etkisinin varlığı da yaşçılık denilen bu kavramı daha bir gizemli hale getiriyor.
Bu tanıma genişlik verebiliriz. Mesela Dijital yaş ayrımcılığı, ırkçılık, siyaset, Brexit gibi.

Bunların en dışında blok olarak görülmeyen bir mücadele türünde yer alan sokakta kalmış yaşlılar, emekli maaşıyla geçinemediği veya sosyal bir güvenliği olmadığı için 65 yaşın üzerinde olmasına karşın çalışmak zorunda olanları da bu sınırlandırma kapsamında görmek mümkündür.

Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındalığında şunu bilmenizi isterim ki, yavaş şehirlerin yarattığı huzur evi sükûneti kıvamında, yaş almış insanları uzaklaştırmak üzerine odaklanıyoruz.

Şimdiye kadar ortada olan ve fakat kimsenin sahip çıkmadığı yaş ayrımcılığı, hayatımızın içinde ve devamlı olarak onunla yaşayarak alışmaya çalışıyoruz. Yaş almış bu bilge insanlar çok değil daha yarım asır önce aslında daha da hızlı olan hayat standartlarını pek de alışık olmadıkları dijital devrim diye tabir ettiğimiz günümüzde albümleştirerek rafa kaldırmak zorunda kaldılar. Toplumun hafıza kartları olan bildiğim bu yaşlı bilgelerin uyum sorunları mı var? Elbette var. Evet.

Ve fakat devşirerek boyutu geçenlerin böyle bir sorunları yoktur. Öğrenerek zamana kafa tutup, o zamanı harcamaya devam etmektedirler; zaman onları harcamadan. Yaşçılık onları teğet geçmekte.

“KURBANI SUÇLAMA” TEHLİKESİ

Covid-19 salgını tedbirleri çerçevesinde ele aldığımız vakit, yaşa bağlı olarak ayrımcılığı ileri sürmemeliyiz. Ya yoksa bu salgının faturasını, bir takım istatistiksel sonuçlara bağlamamız başka bir kırımı doğuracaktır. Nedir o peki? Anlamaya çalışalım…

Salgında ölenlerin büyük çoğunluğunun yaşlılardan oluştuğu algısı verilmeye çalışıldı. Burada zımni olarak “kurbanı suçlama” boyutuna giriyoruz belki. Fakat her dışarda gördüğümüz aslında canı sıkılıp gezen, dolaşan, kahve kültüründe yahut cami avlusunda veya evlatlarına, torunlarına eşlik edenler değildi. Türkiye gerçeğinde asıl üzerinde düşünülmesi gereken ülke olarak bizim sosyal sistem ve yaşlı algısını halletmemiz gerekir. Ekonomik olan bu sistem sorunsalında geçinemeyen yaşlılar gün be gün yoksullaşarak ekmek kavgasına düştüklerini çok iyi bilmekteler. Hatta evlatları ve torunları ile yaşam mücadelesi verirken dinlenmeleri gereken yaşlarında hala çalıştıklarına tanık oluyoruz.

Bugünlerin bize göstermiş olduğu bir algı daha var ki, yaşlı insanların sanki evde kalması gereken, tabirimi mazur görün ölümü bekleyen işe yaramaz insanların çalışmaması söylemi, nefret ve öfkenin ayrımcılığa dönüşme riski tehlikeli ve sakıncalıdır.

Bu insanları çalışan listesinden silmeye kalkmak olmaz. Çalışmazsa emekli maaşının giderlerine yetmeyeceği ortada iken sokağa çıkarmamak konunun ruhu ile çelişmektedir. Kurbanı suçlamadan evvel her örgütlü toplumun yapması gereken faziletle, kendi üyelerine sahip çıkarak, sosyal anlamda yani, her türlü olağan veya olağanüstü zamanlarda o yaşlanmış üyelerine vefa borcunu ödemeleri gerekmektedir.

SOSYAL DAYANIŞMA AĞLARI OLUŞTURMALIYIZ

Sivil toplum örgütleri aracılığı ile ki, devletin oluru ve izni dahilinde devletle el ele vererek toplumun her kesimine yurdun her kıyı, köşesine ve de dört bir tarafına ulaşarak ihtiyaçların dayanışma ruhunda halli esastır.

Meseleyi biraz daha içselleştirerek devam etmek istiyorum. Şahsım olarak otuz yedi yıldır bu meslek ile hem hal olduğumdan kendimi ait hissettiğim Mali İdare sistemi üzerinden ilerlemek istiyorum. Mesleğimle alakalı Serbest Muhasebeci Mali Müşavir Odaları, Yeminli Mali Müşavir Odaları ve elbette üst birliğimiz olan TÜRKİYE SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLER VE YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLER ODALARI BİRLİĞİ(TÜRMOB) bünyelerinde, herhangi bir olağanüstü durumda organize olabilecek bir üst kadro ve pratiği yerine getirebilecek lokasyona göre değişebilir 10 – 20 kişiden oluşan timler kurabilirler.

Peki, bu düşünce Sivil Toplum Kuruluşlarının seçim arifesinde taraftarlarına sunduğu ve bu sebeple göstermelik oluşturdukları komitelerinin ötesine geçebildi mi?

Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Bence de hayır. Çünkü bu Pandemi salgınında da gördük ki, koca koca odalarımız ihtiyaç sahibi olanlar karşısında ve yaşlı üstatlarımızın çığlıklarını duymamış ve büyük çoğunlukta bir şey yapamamışlardır.
Hak teslimiyeti açısından bazı odalar ve temsilciliklerin yaptıklarını ve yardımlarını da ifade ederek minnetlerimi sunuyorum.

TÜRMOB ‘un Elazığ Depreminde göstermiş olduğu performans, Covit-19 Pandemi salgınında biraz sönük kalmıştır. Değerli Başkan Sayın Emre Kartaloğlu sürekli medya ve sosyal ağ vasıtasıyla mesajlar vermiş ve bilgilendirmeler yapmıştır. Bu aydınlatmalar belki yetmez ama, “evet” olması gereken de örgütlenmenin ön görülerek yapılmadığı hazırlıksız bir zamanda, ancak bu kadar olabilirdi.
Bilmediğim ve göremediğim başkaca bir çaba ve gayret varsa kendilerine ve TÜRMOB Yönetim Kurulu ‘na teşekkürlerimi borç bilirim. Ki bilgilendirme eksikliğini de saklı tutuyorum.

Birliğimizin olağan ve olağanüstü zamanlarda meslektaşlarımızın lehine sosyalitesi yüksek bir kurum olarak parlamasını ve yine odalar eliyle meslek insanına değer verdiğini gösterir işaretleri uygulamaya almasını özellikle yıllardır bekliyoruz.
Üst Birliğimiz TÜRMOB gözetiminde odalarımızca kurulmuş SOSYAL DESTEK GRUPLARI olmuş olsaydı özellikle 65 yaş ve üstü ile kronik rahatsızlığı olan meslek insanlarının mağdur olmaması; temel ihtiyaçlarını karşılamak için veya halli gereken işlerinin devamlılığı, sonlandırılması yani kısaca yardım edebilme kanallarımızla gereken her ne ise yapılabilecekti.

Haksızlık etmemek adına bu Sosyal Destek Grubu / Komitesi hiç mi yok? Diye haklı bir serzenişe kapılabilirsiniz. Var elbet…

İyi niyetle ve kalbi olarak çalıştıklarına canı gönülden inanıyorum. Ve fakat hem koordinasyon eksikliği var hem de Covid-19 gibi, öngörülemeyen virüs salgınına mizah olabilecek vaziyetler, ağlanacak halimize güldürüyor açıkçası.
Merak ettiniz ise hemen yazayım. Bir odanın böyle bir alt komitesi mevcut. Evet, bu normal. Normal olmayan ise üst yöneticilerinin 65 yaşın üzerinde olması. Zaten birkaç kişi olan bu komite yine de elinden geleni yapmaya çalışırken, yetmediği aşikardır. O kadar çok iş yükü ile boğuşurken, iş ve angaryaların serhoşu olduğumuz bu zamanlarda işlerini bırakarak yardıma koşamıyorlar. Yardıma koşacakların sayısı iki; diğerleri 65 yaş üzeri. Haa onların sayısı da iki.

Sokağa çıkma yasağı ile beraber bu 65 yaş ve üzeri olan yahut kronik rahatsızlığı olan üstatlar, yaklaşık 40 gündür evlerinde bulunmaktalar. Bunun da birtakım çıkarımları iyi veya kötü anlamda ki, genelde pek de iyi olmayacağı gün gibi ortada- olacaktır. Yasağın sonunda karşımızda olabilecek sonuçlardan birkaçını saymaya çalışayım. Yaşla beraber daha sık görülen “psiko-sosyal yaşam ve kuşaklar arasında bir tezatlık, yaşlı yoksulluğu, aktif yaşlanmanın”(10.Kalkınma Planı-2014-2018) farkındalığı gibi. An itibari ile sokağa çıkma yasağı uygulaması çerçevesinde evinde genel olarak hareketsiz kalan bu insanların neler yaşadıklarını hiç sorguladınız mı?
Ben yazıyı kaleme almadan evvel ve yazarken onlarca görüşmem oldu ki, başım ağrıyarak telefonu uçak moduna aldığımı bilirim. Birkaçı şöyle;
Rahatsızlığı olanların tedavi görememeleri -ki, bu durumda korku algısı çok yüksek- tek başına yaşayanların bakımları, yeme, içme sorunları, ev hali bile olsa sosyal mesafe sorunu yüzünden evladını veya torunlarını görememe, her ne kadar iyiliklerine olduğu bilinse de hem eve hem de içlerine kapanarak gördükleri toplumsal bir baskılama huzursuzluğu vs. vs.
Evinde yürüyüş parkuru yaparak(!) kendince salon-masa etrafı-yatak odası gidiş dönüş 25 adımdan 50 adım olan da var 64 adım olan da. Apartmanın veya evinin bahçesi varsa küçük bir alanda volta atan da… Evinde bilgisayarı olmayanın çektiği zorluk da, dışardaki komşunun muhasebecisine veya yeminlisine iş kaptırma korkusuyla taviz veren de. Yanındaki çalışanın bunu fırsata çevirmesini üzüntü ile anlatana ne demeli. Ofisine gidemeyen bu meslek insanının yerinde kimse olmak istemez sanırım.

Biz olduğumuz vakit hiçbir şeyden kaygı duymadan olağanüstü zamanların üstesinden gelebiliriz, beklenilmeyen anda gelen bu mücbir sebeplerin en azından sonrasındaki tedbirleri önceden öngörebiliriz. Birbirimize derman olabiliriz.
Tıpkı şimdilerde yapamadığımız, yapmayı bile düşünemediğimiz durumdan ders alarak bu bilge yaşlıların, odaları ile mutlaka bir köprü kurmaları, ihtiyaçlarını sağlamak için en yakın market ve kuryelerle görüşerek gerekli desteğin verilebilmesinin sağlanması, hatta aile fertleriyle, komşularıyla, destek aldıkları kişilerle iletişim kuracakları bir acil eylem planı yapmanın ne kadar önemli olduğu bilincinde, gerekli çalışmalar için TÜRMOB ‘un harekete geçmesi elzemdir.

Neyse. Sanıyorum biraz duygusal boyuta geçtik. Tekrar ana konumuza dönerek, naçizane buradan meslek insanlarımıza bir güler yüz ve tatlı dille “merhaba” diyecek SOSYAL DESTEK GRUPLARININ kurulmasını, kurulmuşsa da aktif olarak çalıştırılmasını diliyorum ve istiyorum. Cenazesi olana taziye, doğum yaparak bir can dünyaya getirene de merhaba diyerek kutlamak insanidir ve çok da onore eder.

Bu süreçte kesinlikle suçlayıcı bir dille değil, dayanışma ruhu içinde güçlenerek, ayrımcılık ve ötekileştirmeden(özellikle bu kelimeyi seçtim) TÜRMOB ve Odalarımızın etkin bir şekilde ulaşabildiği kadar hayatlara değmesini sağlamaya çalışalım.

MESLEĞİMİZİ SEVİYORUZ. MESLEĞİMİZ VE GELECEK ESENLİK GÜNLERİMİZ İÇİN TÜRMOB ‘UN YANINDAYIZ.

Ayrımcılık ve ötekileştirme lafzını özellikle geçmemin sebebi ise, hala SMMM ve YMM unvan azizliği yapan üstünler var.
Yazık. Meczuplar ne doyduğunu bilir ne de yaşamasındaki anlam ve manayı. Salgın öğretti ki, herkes bir ve eşit;
bir nefes alıyorsun ve fakat o da senin değil, bırakman lazım. Nefesin de sahibi var!

Sonuç olarak;

Ülkemizde uygulanmakta olan yaşlı nüfusa sokağa çıkma yasağı süreci devam etmektedir. En kısa zamanda Pandemi salgının yani Covid-19 vakasının bizleri terk etmeyeceğini görüyor ve onunla yaşıyoruz. Dolayısıyla bu salgın vakasını takip eden erkin bahsini etmeye çalıştığım sebeplerden dolayı insicamı bozmadan hiç değilse birkaç saatlik yürüyüş yapılabilecek iznin verilmesi, yaş ayrımcılığının yapılmaması, kurbanın suçlanmaması, etiketleyici söylemlerin yapılmaması çok önemlidir.
Bizlerin bu bilge üstatlarımıza ihtiyacımız var.
Bir an tersini düşünelim…
İnanın, kötücül yaklaşımlar hukuki metinlerden daha büyük sonuçlar doğurabilir.

” Vicdan, insanın içindeki Tanrı ‘dır. ” (Victor Hugo)

Saygılarımla.30.04.2020

Selahattin İPEK
Sorumlu Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

İŞVEREN TARAFINDAN ÖDEMELİ ”Özel Sağlık Sigortası” MUHASEBE KAYITLARI

İşveren tarafından ödenen özel sağlık sigortası primi pek de alışık olmadığımız bir durumdur. Bir şekilde

istihdam edilen personele ait özel şahıs sigorta primleri, şirket tarafından ödendiği takdirde ücret matrahının tespitinde indirilebilir mi? Bu husus ne yazık ki çok ortada bir konu olmaması sebebiyle, mali sistem içinde teorik olarak yer almasına rağmen, Tek Düzen Muhasebe Sistemi ‘nde kayıt düzeni açısından bilgiye muhtaç konu olarak karşımıza çıkar. Konu hakkında detayda boğulmadan, aktarmaya çalıştığım görüşüm aşağıda yer almaktadır.

Genel itibari ile aslında işveren tarafından ödemeli özel sağlık sigortası poliçe tutarı çalışanlar için ödenmez. Güçlü sermayeye sahip işyerlerinde kaliteli ve kalifiye personeli bünyede tutabilmek için jest manasına da yönelik bir uygulamadır.
Fakat bizim de bu genel-geçer durumda sorgulamaya aldığımız bir şeyler olmalı.
Mesela hemen aklıma gelen;

—“Bedava peynir ancak ve mutlak olarak fare kapanında yer alır” öyle değil mi?

İşveren ödemiş olduğu bu primi gider olarak indirmenin yollarını tarayacaktır. Elbette ki özel kesintiler şeklinde bir takım istisna durumlarından ari tamamı indirilemiyor.

Kapsamdaki istisna kesintileri hak edenler için durumun ne boyutta olduğunu analiz ettiğimizde, bir giderin indirilebilmesi için öncelikle, Gelir Vergisi Kanunu’ na(GVK) bakılması gerekir.

“193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 40 ıncı maddesinde, safi kazancın tespit edilmesinde indirilecek giderler sayılmış olup, aynı maddenin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinde, ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderlerin safi kazancın tespitinde gider olarak indirileceği hükmüne yer verilmiştir.” Amir olan bu maddenin 1. fıkrası, işverenin çalışanına ödediği sağlık sigortası primlerini ücretin bir unsuru olarak gider yazılabilir nitelikte olduğunun temelini teşkil etmektedir. Hatta konu hakkında 85 numaralı Gelir Vergisi Sirküleri’ ne bakarak daha fazla bilgi alabiliriz.

Şunu da ifade etmekte fayda var. GVK’ nun 40/9 maddesi gereğince indirim işverenler tarafından hizmet erbabına yönelik olarak sadece bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı paylarını içermekte olup, şahıs sigorta primlerini içermemektedir.

Hem işveren tarafından bireysel emeklilik sistemine katkı payı ödenmesi hem de ücretli tarafından şahıs sigortalarına prim ödemesinin bulunması ve bunların toplam tutarının yukarıda belirtilen sınırı aşması halinde, indirimin öncelikli olarak ücret matrahının tespitinde mi yoksa ticari kazancın tespitinde mi yapılacağı konusu taraflarca, mükerrer indirime izin verilmeksizin, serbestçe belirlenebilecektir.

İşverenler tarafından ödenen özel şahıs sigorta primlerinin gider yazılıp yazılmayacağı ve vergi matrahının tespitinde indirim konusu yapılıp yapılmayacağı hususu ile ilgili İstanbul Vergi Dairesi Başkalığı tarafından verilen 62030549-12063-2013/210-725 sayılı, 02.04.2014 tarihli Özelge ile yapılan açıklamalar aşağıdadır.

Gelir Vergisi Kanunun “Ücretin Tarifi” başlıklı 61 inci maddesinde; “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez…” hükmü yer almıştır.

Aynı Kanunun ücretin gerçek safi değerinin tespitinde yapılacak indirimlere ilişkin 63 üncü maddesinin (3) numaralı bendinde, “(6327 sayılı Kanunun 5.maddesiyle değişen bent; Yürürlük 01.01.2013) Sigortanın Türkiye’de kâin ve merkezi Türkiye’de bulunan bir emeklilik veya sigorta şirketi nezdinde akdedilmiş olması şartıyla; ücretlinin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait hayat sigortası poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primlerin %50’si ile ölüm, kaza, sağlık, hastalık, sakatlık, işsizlik, analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primler (İndirim konusu yapılacak primler toplamı, ödendiği ayda elde edilen ücretin %15’ini ve yıllık olarak asgari ücretin yıllık tutarını aşamaz. Bakanlar Kurulu bu bentte yer alan oranları yarısına kadar indirmeye, iki katına kadar artırmaya ve belirtilen haddi, asgari ücretin yıllık tutarının iki katını geçmemek üzere yeniden belirlemeye yetkilidir.)” hükmü yer almaktadır.

Diğer taraftan yukarıda yazmış olduğum gibi, 23/10/2012 tarih ve GVK-85/2012-7 sayılı Gelir Vergisi Sirkülerinde konu ile ilgili daha fazla açıklamalara yer verilmiştir.

Buna göre; indirim konusu yapılacak primlerin toplamı, ödendiği ayda elde edilen ücretin %15’ini ve yıllık olarak asgari ücretin yıllık tutarını aşamayacaktır. İndirim konusu yapılacak prim tutarının tespitinde esas alınacak ücret ise, işveren tarafından çalışana hizmet karşılığında ödenen aylık (maaş), prim, ikramiye, sosyal yardımlar ve zamlar gibi vergiye tabi sürekli nitelikteki ödemelerin brüt tutarının toplamı olacaktır. Gider karşılığı olarak ödenen tutarlar (yapılan gerçek bir giderin karşılığı olsun olmasın) dikkate alınmayacaktır.

Bu hüküm ve açıklamalar çerçevesinde, işverenlerce ödenen şahıs sigorta primleri, işle ilgili olarak ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen ücret kapsamında olduğundan, söz konusu primlerin öncelikle ücretin matrahına ilave edilerek Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinin birinci fıkrası gereğince gelir vergisi tevkifatı kesilmek suretiyle vergilendirilmesi ve aynı Kanunun 40 ıncı maddesinin (1) numaralı bendi çerçevesinde genel gider olarak herhangi bir tutar ve oran sınırlaması olmaksızın indirim konusu yapılması mümkündür.

Buraya kadar anlatılanlar Gelir Vergisi Kanunu penceresinden işvereni kısıtlayarak %15 tahdidi ve yine aynı kanuna göre kesilecek stopaj ile alakalıydı. İşverenler ayrıca, 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Kanunu 80. Maddesi “b” bendi gereği var olan %30 istisna ile alakalı kayıtların işin ehli olan Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler danışmanlığında ele almaları menfaatleri gereği olacaktır.

Çalışan adına yapılan ve tüm hizmet ve menfaatlerinden çalışanın yararlanacağı, primleri işveren tarafından ödenen bu özel sağlık poliçesi brüt tutarı aylık asgari ücretin %30’unun üzerinde ise; aylık asgari ücretin % 30’luk kısmına isabet eden (2020 yılı 2.943,00 *%30) 882,90 TL’lik tutar, prime esas kazançtan düşülmeli, üstü ise prime esas kazanca tabi olmalıdır. Özel sağlık poliçe brüt tutarı asgari ücretin %30’nun altında ise prime esas kazanca dâhil edilmemelidir. Personelin eş ve çocuğu için ödenen özel sağlık sigortası primleri tutarlarının tamamı prime esas kazanca tabi olmalı, prim istisnası uygulanmamalıdır.

Özel sağlık poliçe tutarları dışında diğer sigorta primleri için istisnai bir hüküm mevcut olmayıp, tamamı sigorta primine esas kazanca dâhil olmalıdır.

Buraya kadar konuyu kanunilik açısından olması gerektiği şekilde açıklamaya çalıştık. İlk defa yazılan bir konu olmadığından elbette teorik ve retorik yazı alıntılarım oldu. Yazı sonunda kaynak olarak verdiğim tüm emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim.

Fakat bu zamana kadar meslektaşların ortak bir çalışma destinasyonu olmamış; yani Tek Düzen Muhasebe Sistemi dairesi içinde çalışanın adına düzenlenmiş, işveren tarafından ödenen özel sağlık sigortası poliçesinin “muhasebe kayıtları” hakkında, her meslek insanı kendine göre yorumlayarak ele almıştır.

O halde bu poliçe türü nasıl tahakkuk ettirilmeli?

Nasıl ay bazında giderleştirilerek net tutarları toplamı bordroda gösterilmeli? Uygulamaya devam edelim.

Örneklem üzerinden hareketle kayıtları nasıl yapacağımıza bakalım. Dolayısıyla basit anlatımı sağlamak amacıyla asgari ücretli bir çalışanı ele alalım istedik.

-Özel Sağlık Sigortası “Selahattin İpek” adına düzenlenmiştir.
-Yıllık ödenen poliçe prim tutarı 2,400.00 TL
-İşveren defaten poliçe tutarını bankadan ödemiştir.

-Her ay eşit tutarlar halinde ücret bordrosunda gösterilerek giderleştirilmesine karar verilmiştir.

Şimdi bu kayıtları yapmaya çalışalım. Şahıs üzerine yapılan poliçe prim karşılığı, işveren tarafından çalışanı adına peşin, taksitle veya firma kredi kartıyla ödenebilir.

Peki, bu ödeme karşılığı yapılacak kayıtlamada hangi hesapları kullanmak daha sağlıklı olur?

135 Personelden Alacaklar Hesabı ve veya 180 Gelecek Aylara Ait Giderler – 280 Gelecek Yıllara Ait Giderler hesaplarını kullanmak mümkündür. Şunu da unutmayalım diye özellikle altını çizmek isterim; 135 nolu Hesap Kodunu kullanacaklar için, çalışan adına ödenen parayı inceleme elemanları bir nevi çalışana “borç verme işlemi” olarak kabul edebilir. İzahını yapacağına kanaati olanların 135 Hesap Kodunu kullanarak kayıtlarını tamamlayabilirler.

Çalışan ihtiyacı olduğunda işverenden alacağı para için faiz yükümlülüğü altına girebilir. Böyle bir durumda borç anapara ve faizi ile birlikte tahsil edilir.

Elbette yine alternatif olarak 180 ve 280 Hesap Kodlarını da kullanmak mümkündür. Örneğimizde 135 Hesap Kodu kullanılmış olup, 180 – 280 Hesap Kodları kullanımı da aynı şekildedir.

Çalışanın, kendi adına yapılmış olan Özel Sağlık Poliçesini bildirerek, belirli veya belirsiz yapılan sözleşme şartları gereği; işveren, taahhüdünü yerine getirmek için poliçeyi kayıtlarına alır. Örnekte yıllık tutarı 2,400.00 TL olan poliçenin tahakkuk işlemine ait muhasebe kaydını görmekteyiz.

135 Personelden Alacaklar Hesabını kullanmak istemeyenler, belirttiğimiz gibi 180 – 280 hesaplarını kullanabilirler.
Aylar itibari ile eşit olarak giderleştirilmeye gidilebileceği gibi, 135 Personelden Alacaklar, 180 Gelecek Aylara Ait Giderler veya 280 Gelecek Yıllara Ait Giderler hesapları altında detaylı olarak da gösterilebilir.

İşveren poliçeye ait prim tutarını bir defada peşin olarak ödeyecek olursa, aşağıdaki muhasebe kaydını yapacaktır.

Poliçe net tutarları toplamı bordroda “Özel Kesintiler” içinde gösterilmeli, bordro tahakkuk aşamasında 135 veya 180 ve 280 nolu hesaplar alacaklandırılarak kapatılmalıdır. Aşağıdaki tabloda prim tutarını eşit taksitler halinde giderleştirmeyi seçtiğimizi varsayarsak (2,400.00 / 12 = 200.00 TL) ücret bordromuz aşağıdaki şekilde olacaktır.

Sonuç olarak konunun hassasiyeti bakımından ortada birden fazla kritik noktanın aynı anda ve birlikte dikkate alınması gereği vardır. Brüt ücretin yüzde 15’i ve asgari ücretin yıllık tutarı kadar olan kısım ile yine bu özel sağlık poliçesi brüt tutarı aylık asgari ücretin % 30’luk kısmı prime esas kazançtan düşülerek, limitin üstü ise prime esas kazanca tabi olmalıdır. İşveren tüm bu mevcut uygulamalarını gözden geçirerek, ücret matrahında gider yazılabilecek veya aşan kısmı ücret sayılacağından, alakalı kesintiler (Gelir Vergisi stopaj, Primler matraha dâhil edilerek) işveren tarafından da ücretin bir unsuru olarak gider yazılabilecektir.,

Saygılarımla.

Kaynak:

 İşverenler Tarafından Ödenen Özel Şahıs Sigorta Primlerinin Gider Yazılıp Yazılmayacağı

Ve Vergi Matrahının Tespitinde İndirim Konusu Yapılıp Yapılamayacağı- Ş.A. Yeminli Mali Müşavirlik A.Ş.

 İşveren tarafından ödenen sağlık sigorta primleri-Osman Arıoğlu

— Gelir Vergisi Kanunu

— 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Kanunu

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

Faizsiz Finans Denetçileri Nasıl Olmalı?

Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu ülkemizde bir zamandan bu yana faaliyet gösteren faizsiz finans sektörünü geliştirmek ve bu sayede sektöre her türlü katkıyı vererek farkındalık oluşturabilmek amacıyla faizsiz finans alanında uluslararası standartları telif antlaşması gereği olarak, mevzuatımıza kazandırılmasına devam edilmektedir.
Bu amaç doğrultusunda Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK-Kurum) tarafından 14 Aralık 2019 tarihli ve 30978 Sayılı Resmî Gazetede, Faizsiz Finans Denetim Standartlarına İlişkin Kurul Kararları Yayımlanarak mevzuatımıza kazandırılmıştır.  
Sorgulama yapabilecek konumlardayız elbet. Kimsenin bazı konulara girememesi ve görmezden gelmesi, bu gibi olguların tartışılamaz olmasından değil sanıyorum. Sadece korkaklığa alıştırıldığımız için olabilir mi? Diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Korku mu bizi dizayn ediyor aslında?
Hâlbuki muhasebe, İslam dininin önemli olarak gerekli kıldığı mihenk taşı mesleklerden biridir. Ve fakat ” Muhasebe, İslam dininin Farz-ı Kifaye* olarak gerekli kıldığı mesleklerden biridir ” diye Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar Girişinde yer alan bu söyleve asla katılmadığımı da belirtmek isterim.
Görmezlikten gelinemez hak ve adalet vurgusunun, aynı zamanda manevi haz ile bireyi coşturduğunu ussal olarak düşünerek şekil ve şartlarını oluşturduğunuz vakit, İslam fıkhı üzerinden hareketle bu sistematik durum hiyerarşik role girmektedir. İslam yaşam ve maneviyatının gerektirdiği biçim burada diğer standartlar ile kıyaslandığında ek olarak uygulanabilirlik noktasında çok daha fazla öne çıkmaktadır. 
Yani yazılanlar genel manada doğru. Giriş kısmını yeniden ve dikkatle okursak sonucunda bu ve benzeri uygulamaların normal, olduğuna kanaat getiririz. 
Kurum şimdiye kadar işin gerektirdiği her türden kararı alarak denetim camiasına kazandırmıştır. Fakat bu kararının detaylarında gezinirken, bağımsız denetçilerin hassasiyetle uyması gereken kurallar ve bu kurallar bütününün dayanaklarındaki İslami şer’i hukuk vurgusu özellik arz etmektedir. 
Kararlarda, şer’i hukuk gereği olarak ayet ve sure mealinden hareketle, denetçilerin İslam inancı temelinde uyacağı etik kurallar dayatılmaktadır. 
Denetimde genel anlayış, çalışma ve raporlama standartlarına uygun bir hizmet yapılması üzerinedir. Faizli ve faizsiz fark etmez diye düşünüyorum.
Fakat farklı anlayış ve rejim kuyruğuna takılanlar bu durumu farklı olarak görebilirler. Evet. Sahada fıtrat olarak kendinden olan ile çalışma diye bir şey var. İnkâr edilemez bir gerçek bu. Onun İçin naçizane tavsiyem, ara bir networkü ve kontrolü yapacak üst denetim kuruluşunun olmasının gerekliliği ve denetimin bir havuzdan dağıtılmasını yine yeniden tıpkı diğer yazılarımda da olduğu gibi önermekteyim. 
Bu çerçevede, 27 Eylül 2017 tarihinde Kurumumuz ile İslami Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetim Kuruluşu (AAOIFI) arasında faizsiz finans sektörüne ilişkin muhasebe, denetim, etik ve yönetişim standartlarının mevzuatımıza kazandırılması amacıyla bir telif anlaşması imzalanmıştır.
İmzalanan bu anlaşmayla ülkemizde faaliyet gösteren faizsiz finans kuruluşlarının finansal tablolarında gerçeğe ve ihtiyaca uygun bilginin sunulması ve bu kuruluşların finansal tablolarının faizsiz finans muhasebe standartları ile Fıkhî ilke ve kurallara uygun olarak doğru ve gerçeğe uygun bir görünüm sağlayıp sağlamadığı konusunda kullanıcılara bir güvence verilmesi hedeflenmektedir.
O halde, İslami Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetim Kuruluşu (AAOIFI) tarafından yayımlanan “Faizsiz Finans Denetim Standartlarının (FFDS’ler) mevzuatımıza kazandırılması amacıyla Kurum tarafından hazırlanan 1 adet Etik Kurallar ile 6 adet Faizsiz Finans Denetim Standardı aşağıdaki gibi yer almıştır.
•Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 1: Bağımsız Denetimin Amacı ve İlkeleri
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 2: Bağımsız Denetçi Raporu
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 3: Bağımsız Denetim Sözleşmesinin Şartları
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 4: Bağımsız Denetçi Tarafından Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluğun Test Edilmesi
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 5: Finansal Tabloların Bağımsız Denetiminde Bağımsız Denetçinin Hata ve Hileye İlişkin Sorumlulukları
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 6: Fıkhî Denetim (Faizsiz Finans Kuruluşlarının Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluk Sağlamasına Yönelik Güvence Denetimi)
Söz konusu Standartlardan Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar yayımlandığı tarihten itibaren, FFDS 6: Fıkhî Denetim (Faizsiz Finans Kuruluşlarının Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluk Sağlamasına Yönelik Güvence Denetimi) 1 Ocak 2021 tarihi ve sonrasında yürütülen denetimlerde, diğer Standartlar ise 1 Ocak 2020 veya sonrasında başlayan yıllık hesap dönemlerinin denetimlerinde ihtiyari olarak  uygulanabilecektir.” 
Adına İslami Denetim de diyebileceğim bu ek standart Türkiye icadı değil bu arada. Uluslararası bir çıkarım. Biz oradan alarak uygulamaya çalışıyoruz. Eksik / fazla kendimize göre sindirmeye çalışıyoruz. Teknik anlamda tartışarak yola devam etmek lazım. Neticede bu bir gerçek. Diğer ötekileşme durumlarına ön vermeden, basiretli ve vakur düşünmeliyiz.
Peki, neden 14 Eylül 2019 tarih, 30888 sayılı Resmi Gazete ‘de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumundan yayımlanan Faizsiz Bankacılık İlke Ve Standartlarına Uyuma İlişkin Tebliğ ve Kurum tarafından yayımlanan Bağımsız Denetçi Tarafından Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluğun Test Edilmesi hakkındaki 4 nolu Standardın ortak payda da aynılaştığını görmekteyiz?
Ufak bir hatırlatma ile devam etmek istiyorum. BDDK’ nın bu tebliği, 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 29 uncu ve 93 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır. Tebliğ ile müşterilerine finansman sağlayan kalkınma ve yatırım bankalarının, faaliyetlerinin faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygunluğunu sağlamak amacıyla bünyesinde bir danışma komitesi tesis etmekle yükümlü kılıyor.
İkisinin de ortak özelliği Danışma Komitesi. Faizsiz bankacılık tebliği 4 nolu madde ile belli edilirken, Kurum standardına bakıldığında 16 ve 17 nolu maddelerinde Denetçi Raporunda Danışma Komitesinin Raporuna Atıfta Bulunulması ve Denetçinin Taslak Raporunun Danışma Komitesine Sunulmasını görmekteyiz. İki çok önemli kamu kuruluşunun pozitif hukuk kurallarından ari olarak Danışma Komitesi tesis etmesi pek de normal değildir. 
Normal olmayan bu yükümlülüğün yani danışma komitesinin, tesis edilirken uyulması gereken dikkat çekici şartları arasında şu paragraf yer almaktadır: 
“Danışma komitesi üyelerinin asgari üçte ikisinin, İlahiyat veya dengi alanlarda en az lisans düzeyinde öğrenim görmüş veya faizsiz finans alanında yüksek lisans ya da doktora derecesine sahip olmanın yanı sıra, faizsiz finans alanında en az üç yıl mesleki deneyime sahip olması zorunludur. Kurul, gerekli görmesi halinde üyelerin tamamı için bu şartları aramaya yetkilidir.” 
Elbette diğer şekil ve şartlar üzerinde de konuşup, sorgulama yapabiliriz. Ve fakat “ilahiyat ve dengi alanlarda” diyerek İslami olan şer’i hukuk kurallarına atıfta bulunarak, bunu dayatmanın mantalitesini anlamak mümkün değildir. 
Buradan yol açılacak olursa eğer, bugün sahada olan herkesin aklından geçebileceği gibi; her imamın mali sisteme girebilmesi mümkün kılınmış olur. Nasıl mı? İlahiyat fakültesi mezunu olan imam yüksek lisansını işletme, iktisat, denetim, muhasebe vb. üzerine yapmış olursa, 3568 sayılı Kanun gereği sen SMMM ve veya YMM olamazsın diyebilir misiniz? 
Ayrıca Bağımsız Denetçi olma kurallarında da önümüzdeki zamanlarda bir değişikliğe gidilebilir mi?   
O zaman yeni bir denetçilik mi meydana geliyor? Gerçeğe uygun bir denetim olabilecek mi acaba?
Faizsiz Finans Denetim Standartlarına göre Bağımsız Denetçi, yapmış olduğu tüm çalışmaları danışma komitelerine danışmak zorunda kalacak. Bağımsızlığı pozitif hukuk kurallarına göre ciddi bir zedelenmeye uğrayacak. 
Danışma Komiteleri pozitif hukuk kurallarını kabul etmiş ülkemizde daha önceleri var olan kurumlar olmamakla birlikte herhangi bir uluslararası kabul görmüşlüğü bulunmamaktadır. Sadece birkaç ülkede olan(Malezya, Bahreyn, Katar, Pakistan vs.) danışma komiteleri artık ülkemizde de mevcut. Ayrıca bir vesile ile yargılama söz konusu olduğu vakit, neye göre ve kime göre hukuk yerine getirilecek ve modern hukuk sisteminin geçerliliği bu esnada askıya mı alınacak? Birçok bilinmezin tesbih tanesi olarak çekilmeyi beklediği şu günlerde, imamemize de püskülü takmış bulunmaktayız..!  
Düşünmeden edemediğimiz gibi, diğer mensup bireylerin algısını da okuyarak bir şeyler yazma gafletinde bulunmayalım. Konu üzerinden tartışmaya elbet teknik terminolojiden ayrılmadan devam edelim. 
Ülkemiz düzleminde ilk defa hâsıl olan bir durum değil bu standart. Sukuk uygulamasını ve 7060 sayılı Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun gibi hayatımıza giren birçok örneği var.
Bir gölgemiz vardı; üzerine giderek yok edemedik ve fakat kabullenerek kucağımızda var ettik. “İslami” diye tabir edilen bir kuruluş var(AAOIFI) ve onunla da elbette lehimize olduğunu düşünerek imza edilmiş bir telif sözleşmesi var. Var yani.
Perşembenin gelişi Çarşambadan belli iken, değişik yerlerde zemin yaratmanın bir anlamı yok. Kötücül bir zemine evirilmemesi için elimizden geleni yapmamız lazım. İşte o zaman dirençli ve istediğimiz muasır medeniyet ölçütlerine kavuşuruz.
“DENETİM DENETİMDİR”
Ara başlık konu hakkında üst birliğimiz olan Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği (TÜRMOB) yayımladığı bülteni ile denetim olgusuna dair duruşu hakkında ne kadar uzakta olduğunun ipuçlarını vermektedir.
2005 Rosc Raporu ve dahi 2008 yılındaki TBMM’ ne verilen Kanun Tasarısı 24. Maddeyi dikkatle okumanızı öneririm..
Burada TÜRMOB lehine hatta büyük harflerle altı çizilerek ayrı bir parantez açılmış ancak, kendisine bahşedilen bu görev ve sorumluluğu ne hikmetse elinin tersi ile itmiş olsa gerek ki, bu yetki de elinden alınmıştır.*
Bağımsız denetim ülkemizde 2011 yılından başlayarak hız aldığı zamanlarda devletin kurumu ile kavgaya tutuşanların buluşma noktası maalesef meslek üst birliğimiz oldu. Hâlbuki an itibari ile 77 SMMM Odası ve 8 YMM Odası başkanlarının birçoğunun,   özellikle Bağımsız Denetçi Belgesi aldıkları bilinen bir gerçektir.    
Fıtrata uygun olarak yazıya süreklilik verirsem, “Namaza meyli olmayanın kulağı ezanda olmaz” varsayımında, 3568 sayılı Kanunu’ nun 2. Maddesi gereği hakikat olan “denetim” olgusunun, atalet içindeki yöneticiler sayesinde elimizden uçtuğu sonucunu kabul etmeliyiz. Geldiğimiz nokta öyle bir gerçeğe işaret ediyor ki, zamanında sahiplenilmeyen ve takip edilemeyen bir sürecin sonunda algıda seçicilik yapmak inandırıcı bir duruş değildir.
Eveet. Şimdi gelelim şu galebe çalan meşhur TÜRMOB Bülteni’ ne..!
TÜRMOB’ UN YAYINLAMIŞ OLDUĞU BASIN BÜLTENİ İLE ALGI YARATARAK SANKİ(!) KONU TAKİPLERİNDE İMİŞ GİBİ DAVRANMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL.
Bu duruma gelineceği, tüm meslek âleminin gözü önünde gösterişli seremoni eşliğinde zamanın KGK Başkanı ve AAOIFI Başkanı tarafından atılan imza ile sabitti. 2017′ den bu yana geleceği bilinen bir konuya geç kalınmış bir tepki perdeleme yapmaktan öte değildir. 
Malumun arzı olarak Resmi Gazete ‘de ilan edilen durum ile saha eşitlenerek, ayrışmaya giden yol olarak kendi miladını yazmıştır.
Bor’un pazarını kaçırdıktan sonra, Niğde’ye varmaktan öte yol yoktur..! Varsa da yine bu zahmetin bedelini bu meslek camiası ödeyecektir.
O halde, duyurusu yapılan bültende “14 Aralık 2019’da yayımına müteakip kamuoyunda tepki yaratan düzenlemeler ilk olmayıp süreç 2017’de AAOIFI ile imzalanan telif anlaşmasından bu yana devam etmektedir.” diye tepki var yazmak ne kadar kapalı kapılar ardında yapılmış ki(!) bu tepkilerden, meslek camiasının haberi olmadığı ile bakidir.
Üst Birlik kendi halinde, zamanla yanlış yönetişimler ve kabullenmeler neticesinde üstünlerin kast sistemi olarak kabul edilen düzeni korumakla mükellef olduğunun omurgası olarak ortadadır.
Zaten bu konuya 2008 den bu yana pek de sıcak bakmadığı gibi “ortası çamur” diye etrafında dönüp duruyor.
KGK, denetim olgusunun aslında tek kurum ve iki kendine bağlı alt komite biçimli yönetim olarak, ayrışmasına ön ayak olduğunun muhakkak farkındadır.
Big Four’ da İslami Finans yapıyor ve fakat bu ayrışım orada yok.
Bu da Türkiye‘ de denetimi coşku ile başlayıp devamını getiremeyen özerk bir yapılanmanın, hatta kendiliğinden maliye eksenine doğru kaymasına sebep olan memurların copycat (taklitçi) telif çevirimleri ile daha uzun zamanlarda emekleme noktasında kalacaktır.
SONUÇ
Meri bir kanunun uygulama alanındaki başarısı birçok senaryoya bağlı olarak vurgulanabilir. Oysa arzu ettiğim ve olmasını istediğim profesyonel bir hizmet bileşkesinin etik değerler içinde normatif olarak nasıl uygulanabilirliğidir. Bir denetimin doğru sonuca ulaşması için yapılması gereken ne ise o yapılmalı. Bunun ateisti, deisti, Hristiyan’ı, Yahudi’si, Budist’i vs. vs. olsa kaç yazar ki. 
Denetimde “etik” kuralların dini olamaz. Türmob ‘un toplantısından çıkan bu sonuca da aynen katıldığımı ifade etmek isterim.  
İngiltere’ de bir sukuk işlemi yapıldığında kimse dana altında buzağı aramıyorsa, demek ki sistem ona göredir. Biz de ne gerekiyorsa onu yapalım. Kanun onu kale alanların yanındadır. Normatif değerler bireyleri ve veya toplumu zorlar. Dolayısı ile kim hangi mensubiyeti kabulleniyorsa saygı ile selam durmak bize özgü insani olan değil midir?
Öyle ise, illaki bizim de işimizi yaparken profesyonelliğin gerektirdiği şekilde yapmamız icap eder. Profesyonellik ise ocu bucu olmayı gerektirmez. Saygılı olmak ve gerekeni gerektiği gibi yapmak düstur olmalı.
Gerisi karanlıkta yumruk savurmaktır. 
Fikrimce…
Saygılarımla
21 Ocak 2020
Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com
* Farz-ı Kifaye: Toplumun bazı fertlerinin yapması sebebiyle tamamından düşen yükümlülüktür. Yapanlar sevabını alır, ancak tümden yapılmadığı takdirde toplumun tamamı sorumlu olur. (www.diyanet.gov.tr)
Kaynak:
– Faizsiz Finans Denetim Standartlarına İlişkin Kurul Kararları – KGK
– Faizsiz Bankacılık İlke Ve Standartlarına Uyuma İlişkin Tebliğ – BDDK
– TÜRMOB Basın Bülteni
* HANTALLIĞIN BELGESİNE BAKIN…(!)

KUTSAL OLAN KAZANÇ MI? ÖDENEN VERGİ Mİ?

Türk Dil Kurumu ’na göre vergi, “Kamu hizmetlerine harcanmak için hükûmetin, yerel yönetimlerin yasalara göre doğrudan doğruya veya bazı malların fiyatlarının üstüne koyarak dolaylı yoldan herkesten topladığı para” olarak tanımlanır.

Buradan anladığımız kadarı ile kurum ve bireyler arasında kazanılan her türlü kazancın üzerinden,  yaşadığımız ve vatan diye kabul ettiğimiz toprakların ıslah edilmesi, korunması, bayrağının gölgesinde yaşayanlarının müreffeh bir hayat sürmesi adına yapılan hizmetlerin karşılanması, medeniyetler ile yarışabilir olması, hatta üzerine çıkması adına alınan devlet payıdır.

Dolayısı ile devlet, ister gerçek ister tüzel kişilerden, anayasal eşitlik ilkeleri dâhilinde ele alınan kurallar dairesinde ve hukukun emrettiği şekilde gerektiğinde zor kullanarak karşılıksız toplamış olduğu bu vergileri veya iktisadi kıymetleri, varlığını sürdürebilmek ve hazinesini güçlendirmek için gereken yerlere harcama salahiyetine sahiptir. Gelir dağılımının eşitsizliğinde, vergi alırken ne kadar hakkaniyetli olunduğu da elbette sıkıntılıdır.

Peki, o kadar da gönüllü vermediğimiz kazançlarımızdan vazgeçtiğimiz bu paylar nereye gidiyor?

Tüm bu yukarıda bahsi edilen gerçekleri doğal ve haklı kılan ve hatta akli kılan verginin toplanmasındaki asıl amaç, erk sahibi olan devletin kendi vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini güvence altına almasının gereğidir.

Hepimizin de çok iyi bildiği gibi, bu vergiler bizlere güvenlik, sağlık, eğitim veya yol, su, elektrik vb. olarak geri dönüyor. Ancak bu geri dönüşümün ne kadar adaletli olduğu konusu kadim tarihten bu yana hep tartışmalıdır.

“Vergilendirilmiş Kazanç Kutsaldır” diye, vatandaşın dini inançlarını referans verecek kadar şaibeli olan devlet vergicilik anlayışının nasıl ve ne şekilde halkın geçimliğine dokunmadan gönüllülük ilkesinde toplanabileceğine kafa yormamız lazım. Vergi ödeme bilincinin vatan payına isabet eden, o topraklar üzerinde medeni yaşantının vazgeçilmezi olduğunu halka aşılamamız gereklidir.

Son zamanlarda sıkça duyar olduğumuz ekonomik düzlemdeki ticaret savaşları koca koca devletlerarasında birbirini gümrük duvarları ile tehdit eder olmuşlardır. Neden ve nasılını her ülke kendi lokalinde tartışarak bir takım önlemleri devreye sokmaya başlamışlardır. Bir anlamda dünya dijitalleşmenin getirdiği yoğun baskı ile elektronik platformlar üzerinden sınırları kaldırırken, stratejik unsurlarda ise küresel yani liberal ekonomiden, daha lokal bir ekonomiye yumuşak geçiş yapmaktadır.

Şimdiki zamanı ele alacak olursak, büyük ve güçlü bir ülke elbette ki gelişmiş bir ekonomi ile olur. Öyleyse bunu ortaya çıkarabilme yollarına ulaşacağız. Her anlamda üreterek ilerici bireyleri yani vatandaş bilinci ile donanmış insanları ön saflara alıp, ben öğretisinden biz öğretisini küçük yaşlardan başlayarak akıllara kazımamız gerekir. Nedenine indiğimiz vakit, gelişmişliğin tarifinde mutlu ve huzurlu insanların gelecek kaygısı duymadan ve hatta kimsenin lüks tüketim çılgınlığında hayatlar hayal etmeden geçirdikleri bir ömre tanıklık ediyoruz.

O halde bu durumu nasıl bir örneklem içinde ele almalıyız ki bizlerde toplumsal ruh rahatlığına kavuşalım?

Akla gelen bir ve beraberlik ruhu içinde, vatanını, milletini seven iyi bir vatandaş milliyetçiliğinde çok çalışarak her alanda üretim yapmalıyız. Adaletli bir sistem hak ve hukuka riayet ederek olmazsa olmaz vergi anlayışının sağlam temellerde olgunlaşarak, ödeyecek olanlara yük etmemeyi hedef beller. Dolayısı ile aslında biraz da cebire dayanan vergi toplama işi, mali sistemin üzerine titrediği ve mükellefiyetin yerine getirmesi gereken vergi verme eyleminde ne kadar başarılı olunuyorun cevabını her zaman arar. Gönüllü vergi vermek eylemi olmadığına göre, vergi bilincinin arttırılarak, tabi olan bu eylemin çok kazananlara yayılmasını sağlamalıyız.

Adaletli yaklaşım vergiden kaçınma ve vergi kaçırmayı en asgariye düşürecektir.

Büyük bir güç olabilmek, vatandaşlık hak ve sorumluluklarını bilen benden bize geçmekle başlar. Kaçırılan vergi mi ya yoksa kaçınılan vergi mi ülkeye daha çok zarar verir?

Bunu anlayarak üstesinden gelebilmek için herkesin üzerine düşeni yapacak ve veya yapabilmelerini sağlayacak bir sistemin yeniden yapılanmasına ihtiyaç vardır. Tolerans ortamları öyle hemen oluşamayacağına göre, tartışma mecralarında yapılacak çalıştayların dikkatle analiz edilerek, toplumsal hafızaların oluşması gerekmektedir.

Kamunun geleneğini sürdürebilmesi ve elbette ki toplumsal adaletin devamlı aktif ve dinamik olabilmesi verginin toplanması ile olur. Dünden bugüne teknolojik ve küresel yapıların değişimleri yüzyılımızın hemen başlarında ortaya çıkan bir takım krizlerin tetiklemesiyle vergi adaleti sorgulanır olmuştur.

Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır

Kutsallık mevzuna girmezden evvel, vergi işi ile uğraşan mentör sınıfının, bulunduğu topluma yönelik ortak yararlıkları gözeterek, çalışma grupları oluşturması gerekmektedir. Dolayısı ile “toplumun ortak yararına hizmet eden sorumlu vergi davranışının nasıl olması gerektiğine yönelik çalışmalara” ağırlık vermeliyiz.[1]

Özellikle internet dilinin bulunmasından sonra bilişim dünyasında olan değişimler, değişen dünyanın şartlarında verginin yeniden keşfedilerek amacına uygun mu ifadesine anlam yüklemeye çalışmaktadırlar!

Bir zaman önce ülkemizde de mükellefiyet illiyetini geliştirmek, insanları teşvik etmek ve tabi olarak vergi bilincinin aşılanması için abuk sayılabilecek “vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” sözüne sığınılmıştır. Merak etmeyin diye bir not düşeyim: Bu özlü sözün sahibi atalarımızdan birine ait değil. Atatürk hiç değil. Kaynağı bilinmemekle beraber, Gelirler Genel Müdür Yardımcısı Erdoğan Nirun döneminde “vergi artışını sağlayabilmek için yapılan uygulamalardandır” diye bazı yazılarda atıfta bulunulmuştur.

Hâlbuki din temalı söylevler, gurebanın inancı gereği ancak arkasına kuyruk olarak takılacağı sömürü düzeninin vergicilik açısından ortaya attığı bir hilebazlıktır.

‘Vergi alma sanatı, canlı kazdan en az bağırtarak en fazla tüyü yolma işi’[2]

Sorgulayamayan halkın, içinde kutsallık geçen bir söyleve direk biat etmesi normal değil midir o vakit?
Din kisvesine bürünmüş iblisin ve veya dincinin birinin icat ettiği bu kelime; düpedüz inançları istismar etmektedir.
Devletin böyle bir sözün üzerinden algı yaratarak vergi toplaması, halkına olan güvensizliğini faş eder.

Bir başka açıdan konuyu hafızalarda tutmak gerekirse, bu yapılan uygulama laiklik ilkesine aykırı görülebilir.

Diyelim ki bu algı işe yaradı ve halktan vergi toplamayı başaran devlet, vergi alarak kutsadığı kazanca nasıl bir izahname hazırlayarak toplum norm değerlerini ahlaken ve kanunen adalet temelinde en üste koyacaktır?

Konuyu sanırım biraz açmamız gerekirse, yukarıda ele aldığımız kazanç unsuru her türlü kazancı kapsar.

Vergi Usul Kanunu “Vergi Ehliyeti” başlıklı 9/2. Maddesi de bu durumu doğrular niteliktedir. Şöyle:
“…
Vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasak edilmiş bulunması mükellefiyeti ve vergi sorumluluğunu kaldırmaz. Bu maddenin daha doğru anlaşılır olması bakımından açıklanmaya ihtiyacı var sanırım. Dolayısı ile Verginin konusu suç teşkil eden fiil ve faaliyetlerden elde edilen kazançlar şeklinde yorumlanmamalı.

Bu sebepten, “Kazanç Müsaderesi” başlığı altında Türk Ceza Kanunu’nun 55 inci maddesinde, temel amacın suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne geçilmesi olduğu belirtilmiştir. Ceza Kanunu’nda kazanç müsaderesi kapsamlı bir biçimde düzenlenmiş ve suç işlemek suretiyle veya suç işlemek dolayısıyla elde edilen ekonomik kazançların müsaderesi mümkün hâle getirilmiştir.

Madde gerekçesinde düzenleme ile kazanç müsaderesinin, kara para aklama, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti, dolandırıcılık, kaçakçılık, ihaleye fesat karıştırma gibi ekonomik çıkar elde etme amacıyla işlenen suçlara karşı etkin biçimde caydırıcılık özelliği olan bir yaptırım niteliğine kavuştu­rulduğuna vurgu yapılmıştır.[3]

Aklımıza gelebilecek her türden yollarla elde edilen haksız ve yersiz kazançların istisnai olanları hariç, tümü vergiye tabidir. Vergilendirilmiş olması o kazanca bir yasallık veya kutsallık katmaz. Yakalandıkları vakit suçlanacakları ve alacakları ceza ayrıca hukuki bir süreçtir.

Demek ki, kutsal olan vergilendirilen kazanç değil aslında, kazanç her türlü olabilir ve vergilendirilebilir. Kutsal olan, kazançtan alınan verginin devlete kaynak olmasıdır. Buradan bir çıkarım yapacak olursak, devlete kaynak bu “ödenmiş vergilerin” ne kadar toplumsal sorunları yok etmek adına kullanması eksenindeki kutsallığı söylemek daha doğru olacaktır.[4]

Kanaatim odur ki, devlet ve halk birbirine güvenmiyor. Adaletsiz bir vergi sistemi ve buna karşılık aslında çoğunluğu Müslüman bir halkın ise hem vergi kaçırması hem de vergiden kaçınması inanılır gibi değil. Öyle ki her defasında ağzımız açıldığı vakit, bizim Rumeli ve Anadolu insanının kalbi temiz, kesinlikle devleti zarara sokacak bir şey yapmaz ve veya devletimizin ne kadar münevver ve merhametli oluşuna dem vuruyorduk. Hem devlet haksız vergi ile yoğun bir adaletsizlik içinde vergi ile halkına zulmediyorsa!, hem de halkı devletine hile yapıyorsa, oturup temelden en ince detayına kadar düşünerek yine yeniden yapılanma yollarını aramalıyız. Asli unsurlarını yerine getirmeye çalışan devlet, yol, sağlık, eğitim, güvenlik işlerini yaparken bunun ulu devlet anlayışı ile halkına lütuf sunar gibi yaptı diyerek duyururken, aslında bireylerin yaptırdığı gerçeğinin dışında hareket etmektedir. Hal böyle olunca, yapılanların halk tarafından değil de devlet tarafından yaptırıldı nidaları bile düşünce ikliminin fakirliğine delalet etmektedir.

Sonuç olarak;

Çoğunluğu Müslüman ve fakat laik bir Cumhuriyette vergi bilincini oluşturulurken, tarafları arasında dikkatli köprüler kurmalıyız. Dini motifler birilerinin aklına başka bir davranış özelini de getirirse işin içinden çıkılamaz hale gelinir.

Bir vatandaşlık görevi olan vergi ödemenin, her bireye küçük yaşlarda işlenerek bilinç oluşturulmasının önemi fevkalade ehemmiyetlidir. Ticaretin içinde yer alan iş adamları ve esnafların gelecekte bu küçük insanların vergi ödeme mükellefiyetlerinde daha bir özen ve hassasiyet göstermeleri gerekliliğini belirtmekte yarar var. Vergi kaçırma veya vergiden kaçınmanın engellenmesi noktasında vatandaş olma bilincinde toplum olarak üzerimize düşeni hep birlikte yapmalıyız.

Yazının sözü olarak da, Türkiye özelinde neredeyse her sene çıkarılan ve yine önümüzdeki aylarda çıkarılması olası vergi yapılandırmalarından sonra, vergicilik ödevini zamanında yerine getiren mükellefleri işaret eden             “enayilik kutsaldır”5 şeklinde anlam kaymasına uğrayan sloganı atabiliriz.

Saygılarımla.23.09.2019

Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi

bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

[1] KPMG İngiltere-2014_Common Vision (Ortak Vizyon) düşünce kuruluşu

[2] Baptiste Colbert

[3] Dr. Hasan Aykın – Vergilendirilmiş Her Kazanç Kutsal mıdır ya da
Suç Gelirleri Vergilenir mi?
4 Bülent Soylan – Haberhaber
5 Ekşi

REKABET KÜÇÜK(!) İNSANLA BAŞLAR: ADİL OLMAZSA HAKÇA BİR DÜZENİ YOK EDER

REKABET KÜÇÜK(!) İNSANLA BAŞLAR: ADİL OLMAZSA HAKÇA BİR DÜZENİ YOK EDER

Giriş:

                Yeryüzü, bilinen tabiri ile elbet geleceğe, bulduğumuzdan daha iyi bırakmamız gereken yaşama alanımızdır. Mirasçılık ve sahiplenme hakkımız olmasına rağmen mülkiyeti bize ait olmayan bir alandır. Gelecek nesillere doğru, daha bilinçli ve ileri seviyede bir dünya bırakmak ütopya olsa da, bu gerçeğin bilincinde olmak da kazanımdır.

               Bu yüzeyde elbette ki insanoğlu, birçok hedefler koymak sureti ile müreffeh hayatlar yaşayabilmek için birçok disiplinler ile kurallar silsilesinde, kıt olan imkânlarından, sınırsız olan ihtiyaçlarını giderebilme yollarını hep açık tutarak bir mücadele vermek gayretinde olmuştur. Dolayısı ile kendileri ile olan rekabetleri, yine kendi oluşturdukları kurumlar vasıtası ile bir üst seviyelere taşınarak, haksızlık olgusunun da başlangıcına temas etmişlerdir.

Kurallar ve prensipler silsilesi birçok boyutlar arasında yaşamamıza engel olurken, akıl ve zekânın kullanım sınırlarına bir nebze de olsa kısıtlama getirememiştir. Tabi ki eskiden ve kısmen de halen iyilik ve kötülük, kendi aralarında bir mücadele ile üstünlüklerinin ilanını yapmaya devam etseler de, konumuzun asıl özünü oluşturan “ güzel ahlak “ fikriyatı ile daha çok “tek tanrılı organize dinlerde” tanışmaktayız. Oysa bu dinlerin varlığından önce, üstün elitlerin bir takım hak ve menfaatleri korunurken, köle ve sıradan insanların “pasif” haklarından(!) bahsetmek bile mümkün değildi.

               Gün geldi, insanlık kendi karanlıklarından veya kendi kendini aşma dönüm noktalarına çağ açma veya kapama yerine, gelişmişlik düzeylerine göre isimler takmaya başladılar. İlki, Sanayi Devrimi olan bu geçişlerin sonuncusu ise Yapay Zekâ olarak da adlandırılan Sanayi Devrimi 4.0… Dijital Devrim dedikleri geldiğimiz noktada, artık anayasalarımıza bile konu ettiğimiz ve güvence altına aldığımız, revize edilen veya yeni hukuk kurallarımızı da oluşturarak, güncel yaşam ve ticaret hayatımıza yön vermeye başladık.

               Yukarda güzel ahlak öğretisini dikkate alarak “etik kod” adı altında, keyfiyetin, listeler halinde bir nevi kurallar bütününe girmesine mazhar olduk. Yazılı olmayan manevi kurallarımız, artık her bir güç sermayesinin rekabet gücünü elinde tutabilecek “sahiplenme” olgusunun o çatı altındakilerin beynine kazımaları için kabullenebilir normlar olmuştur. Kısaca “kâmil insan” vurgusu yapılarak, her türlü haksız rekabetin önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

                Küreselleşen dünya öncelikle, ekonomik rekabetler düzeyinde bloklara, iş birliklerine ve örgütlenmelere ayrılmış ve hemen arkasından güvenlik korkusu ile ayrışmalara sahne olmuştur.

Tam bu aşamalar kutuplaşarak devam ederken, dünya yüzeyinde artık kapalı ekonomiler de yavaş yavaş dışa açılarak, en iyi mal ve hizmet sektörlerinde alış-veriş politikaları oluşturmuşlardır. Oluşturmaya da devam etmektedirler.

                O halde, kendi düzlemimizde var olan uygulamalara bakmaya çalışalım. İlk olarak Anayasamızın 167. Maddesi gereği devlet, ticari hayatımızı özgürce yaşayabileceğimiz tedbirleri alarak,  rekabet hususunu güvence altına alınmasına ve rekabet kanununun amacını oluşturmakla görevlidir. Yani, “mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamak devletin görevidir.” (4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun (TRK) Madde -1)

Kanun rekabeti, “Mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında, özgürce ekonomik kararlar verebilmelerini sağlayan yarış” olarak tanımlamaktadır. (TRK Madde -3). Şu manayı çıkarmak mümkündür…

Kanun, rekabeti bağımsız yarış olarak tanımlamaktadır.

                6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK), “haksız” rekabet alanında yapılan düzenlemelerin amacının “bütün katılanların menfaatine, dürüst ve bozulmamış rekabetin sağlanmasıdır” olarak kabul ettiği gibi, 4054 Sayılı Kanun ‘da böyle bir tanımlama yer almaz. Kanunun Tanımlar başlıklı 3.Maddesi içeriğine bakmaya devam edelim…

“ …

Teşebbüs: Piyasada mal ve hizmet üreten, pazarlayan, satan gerçek ve tüzel kişilerle, bağımsız karar verebilen ve ekonomik bakımından bir bütün teşkil eden birimleri,

Teşebbüs Birliği: Teşebbüslerin belirli amaçlara ulaşmak için oluşturduğu tüzel kişiliği haiz ya da tüzel kişiliği olmayan her türlü birlikleri,


Hizmet:
 Bir bedel veya menfaat karşılığında yapılan bedeni, fikri veya her ikisi beraber olan faaliyetleri,

…”

İfade eder.

                Konuyu genelden özele doğru, açık ekonominin mal ve hizmet pozisyonundan hizmet boyutuna doğru çekerek ilerlemek gerekirse, hizmet üretip satan cümle serbest meslek erbabının teşebbüs, bunların üye oldukları odalar ile bu odaların birleşerek oluşturdukları birlikleri de teşebbüs birliği olarak ele almamız icap etmektedir.

Bir nebze de olsa burada bahsi geçen serbest meslek hizmet sektöründen kastım, Mali Müşavir ve Bağımsız Denetçi meslek insanları dar kapsamı boyutudur, bilin isterim. Rekabet mevzunun, çok sorunlu olduğu bu meslek grubu yıllardır çözüm beklemektedir. Dolayısı ile bu sorunlu konuyu çok kısa faş ederek geçeceğim.

Tanımlara göre hareket ettiğimiz varsayımında, hem serbest meslek erbabı hem de tüketicilerin fayda sağlayacağı bir rekabet politikasının oluşacağı aşikârdır. Kısıtlamaların kaldırılarak, hizmet ihracının kolaylaştırılması, bu vesile ile uluslararası düzeyde serbest meslek mensuplarının rahat çalışma alanlarına kavuşmaları sağlanmalıdır.

Dolayısı ile serbest meslekte rekabet edebilmek için kaliteli hizmet sunmak gerekmektedir. Bunu yaparken eksiksiz ve kesin bilgi edinmelerin yanında hizmet fiyatlarında ilgili rekabetin de orantısız olmaması gerekmektedir.

Oda ve birliklerce yapılan düzenlemelerin, mesleği geliştiren ve meslek mensuplarını korumaya ve kollamaya yönelik düzeyde olması gerekir. Bu düzenlemeler çerçevesinde, rekabet faktörleri arasında bir dengenin sağlanarak hakkaniyet esasının yerine getirilmesine dikkat edilmelidir. Asli olarak bu görevlerinin haricinde kendini pazarın efendisi görerek asgari ücret tarifesi koymak, haksız rekabete “ıslık çalmaktır” (Whistleblowing).

Kaldı ki, fiyatların ortak tespiti rekabet kurallarının ağır şekilde ihlalidir. Fiyat tarifeleri pazara girişi ve mesleki gelişmeyi engellemektedir. Elbette sadece fiyat tarifesi rekabet yol haritasını çizmez. Kaliteli hizmetin meslek insanlarına yüklemiş olduğu,  güzel ahlak prensipleri vardır. Yani etik ilkeleri doğrultusunda eğitim metodolojisi ile donatılmış olmak gerekmektedir.

Rekabet ve haksız rekabetin genel düzenlemeleri esas olarak, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 54. Maddesinde temel olan “Dürüst” rekabetin amacına hizmet ederken, dürüst olmayan yolları uygulama alanına alan kişi ise suç işlemiş olur. İşte bu suçlarda yine aynı kanunun 55 ve 62. Maddeleri üzerinden düzenlenmekle beraber, 6098 sayılı Borçlar Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Kanun gibi birçok kanunda ve elbette ki 3568 sayılı Serbest Muhasebecilik, Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nda haksız rekabeti düzenleyen hükümler bulunmaktadır. Ki, 3568 sayılı SMMM ve YMM Kanunu, rekabeti engelleyiciliği ile bilinen mevzuattır.

Şu hatırlatmayı da yapmakta fayda var, 6098 sayılı Borçlar Kanunu meseleyi ele alırken, onun ticari bir iş mi değil mi ona bakmaz. Her olay genel mana da Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca ele alınabilir.

Hâlbuki ticaret hayatına giren işlerde Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan hükümler uygulama alanı bulmaktadır.

Ele aldığımız konunun önemini vurgulamak adına mesleki rekabet ve haksız rekabet uygulamaları hukukilik açısından özellik arz etmektedir. Altını çizmekte fayda gördüğüm şu ifadeyi tekrarlamak istiyorum;
Türk Ticaret Kanunu’nda tanımlandığı gibi haksız rekabet sadece işletmeler açısından değil, genel ekonomi için verimsiz sonuçlar doğurduğu ve hukuki olarak öngörülebilirliği ortadan kaldırdığının esasını oluşturmaktadır. Bu durumu sadece mal üretimi ve ihracı şeklinde düşünerek birtakım düzenlemeler yaparsak, yanlışın ortasına düşeriz. Çünkü gelinen bu zaman artık hizmet üretim ve ihracının da ne kadar önemli rakamlara ulaştığının istatistikleri ile doludur. Hizmet ticareti özellikle ülkemiz düzleminde son zamanlarda önemine binaen, önündeki engeller kalktıkça beyin değerlerin dışa açılımı sonucunda toplam ekonomik üretime katkı sağlayacağı ortadadır. Bizlerde mali sistemin neferleri olarak bu konunun “bağımsız denetim” ayağı ile Türki Cumhuriyetler ve yine Kuzey Afrika ile yeniden yapılanma sürecindeki Ortadoğu’ da çok önemli hizmet üretim ve ihracı ile umuyorum ki yer alacağız.

EĞİTİMDE UYGULANACAK YÖNTEMLER: KURUMLAR ARASI ORTAK ÇALIŞMALARIN ÜRÜNÜ OLMALIDIR.

Burada biraz duraksayarak kendi kendimizle hemen yukarıda büyük harflerle yazmış olduğum, farkındalık cümlesinin, rekabet yapabilmek adına hangi bağımsızlık çağrışımının kurumlar üzerindeki etkisi pozitif olur ona bakalım..! Genel olarak hizmet rekabetini ele alamayacağımız varsayımını da göz önünde bulundurarak, mali müşavir ve bağımsız denetim sektörü üzerinden hareketle, en azından bu yapılanmalardaki acımasız, hoyrat rekabete küçük bir dokunuş kadar katkı sunmaya çalışalım.

Birçok defa bu mesele ele alınmakla beraber, yönetenler tarafından suç ve ona karşılık gelen ceza şeklinde kanun maddelerine saklanarak halline gidilmiştir. Oysa sosyolojik bir sorunun yine toplumsal bir öngörü ile ele alınarak radikal çözümlere gidilmesi muhakkaktır. Rekabet bilincinin vatandaş üzerindeki doğru algısının oluşturulması ve insanlara aşılanması vazgeçilmez sürekli eğitim modelimiz olmalıdır. Sistemin müesses nizamına memur edilenlerin kolay yoldan rant edinenlerce, “kullanışlı aptallar” olarak işaretlenmesi önlenmelidir. Devletin, göreve getirmesi gereken liyakat esaslı memurlarının insanca yaşayabilir bir emek karşılığını elde ediyor olması, haksız rekabet unsurlarının da halli yolunda önemli bir adımdır.

Bilinç düzeyinin arttırılmasında, özellikle eğitim müfredatının değişimi ile toplumsal yargılamaları da esas alacak şekilde ufuklarımızı açacak insani değerlere temas ederek, taa hayatın içinde olmaya dikkat etmeliyiz. Sadece teorisyen bir yaklaşım ile mesleğimizi icra etmeye kalktığımız zaman “kınama” cezasını, disiplinsizlik ile ele alarak basite indirgemiş oluruz.

Hâlbuki “kınama toplumsal yargıdır.” Duyarsız kalmadan -ki ciddi sonuçları olabilen bir konudur- yani teslimiyetçiliğe aykırı hareketle, hep beraber her türlü kitleye dürüst yaklaşmalıyız.

Bu yaklaşımları esas alan bir anlayışın yönetişim katında olması çok önemli değil midir?

Adalet imgesini koruyarak düzen koyma erkini elinde bulunduran “devlet” kavramının karşılığının burada sonu olmayan sürece dâhil olarak, toplumsal yargıların ussal olarak bozulmamasına hizmet etmesi gerekmektedir.

HAKSIZ REKABET KÜÇÜK(!) İNSANLA BAŞLAYARAK ADİL VE HAKÇA BİR DÜZENİ YOK EDER.

İnsan olabilmek zordur(!)

Türe(insana) dâhil olduğumuz andan itibaren bir tanıma ve ikra dönemi başlar. Bu sürekli olarak disiplinler aracılığı ile aldığımız eğitimler süresince son nefesimize kadar devam eder. İnsan yani kâmil oluruz veya olamayız ayrı bir konu. Bilinen şu ki, bu nevrotik gelişim esnasında devamlı bilgi depolayarak, hayatı rekabet ölçülerinde anlamaya ve onu yaşamaya çalışırız.

O halde hedef  “milli eğitim müfredatı” çerçevesinde ele alınarak, uzun vadeli planlamalar eşliğinde dürüstlük algısının çocuk yaşlardan itibaren topluma verilmesini şiar edinmeliyiz. Bu öğreti ile amaçlananın sonucunda, elbette rakipler hakkında da cari olan kanun, nizamname, mukavele yahut mesleki veya mahalli adetlerle tayin edilmiş bulunan iş hayatı şartlarına riayet etmemek gibi kötücül yaklaşımlar yerine doğal olarak rekabet konusunun, demokratik bir platformun en temel taşı olduğunu anlatmamız şarttır. Öyle ki Ülkemiz açısından, serbest piyasa ekonomisinin kararlılıkla uygulanması tam rekabetçi anlayışın doğmasına sebep olduğundan, uygulamalı eğitim ve öğretinin bağımsızlık temel vurgusunda yetenekli zekâların demokratik ortamda ülkesini seven bir sadakat ile hizmet etmelerinin önünü açmamız mutlaktır.

Sonuç olarak, “dürüstlük kuralına aykırı davranışlar, ticari uygulamalar” başlığını esas alarak, dünya üzerinde rekabetin devamlı olarak artması, üretim maliyetleri bakımından hammadde fakiri olanlar için ithal girdilerinin ve bunların temin edildiği ülke (menşe) farklılığı; maliyetler yönüyle teşebbüsleri, helallik ve sağlık açısından da taraflar arasında tercih sorunu ile karşı karşıya getirmektedir.

Bu vesile ile mesleki standartlar, denetim standartları, ölçek ve sektörel uzmanlaşma, kurumsal yetkinlikler konularında da atılacak önemli adımlar bulunmaktadır. İşaret edilen rekabet konusu ve unsurlarını, milli bir vazife olarak görerek müesses nizamı oluşturmalıyız. 26.08.2019

Saygılarımla. 
Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi

bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak:*Türkiye’de Rekabet Hukuku ve politikası-2005-

*4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun

*1999 yılı AB Kom.Rekabet G.Md., 29. Rekabet Politikası Raporu

*6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu

BİR KALIBA UYMAYALIM; İSTERSE BİZİ SEVMESİNLER

Mevlana zamanında, “Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!” dediğinden bu yana çıkar grupları, bu söylevi hep yanlış kullandı.

Oysaki burada ileriyi gösteren bir hedef ve o hedefe uzanacak dil ve eylemin gelişerek genişlemesine atıfta bulunduğu hep kulak arkası edildi.

İnsan her anlamda kendini yetiştirebilen ve geliştirebilen maharetlere tabidir. Buna doğuştan gelen yetenekler denkleminde insan türüne ait bir hazır oluşculuk da denilebildiği gibi sonrasında öğrenilebilen kendi kendini geliştirme durumu da denilebilir.

Bu ifadeyi muğlak bırakmak istemediğimden hayata dair çok fazla bilinen bir örneklemin de akıllara yazılmasını isterim. Şöyle ki; elimizde iki adet düşünebilme içgüdümüzü çalıştıracak canlı olsun: Balık ve kuş.
Balığa hangi amaçla olduğu belki saçma gelebilir ama uçmayı öğretmeye kalkarsak başarılı olabilir miyiz?

Peki, kuşa yüzmeyi öğretmeye kalkalım (!) Ne düşündüğünüzü tahmin ediyorum.

Ne balığa uçmayı ne de kuşa yüzmeyi bizler öğretemediğimizden değil, o türlerin bunları yapabilecek var oluş teoremindeki genlerinden gelen bir başarabilme durumları mevcut değildir. Hali ile öğrenerek bu yetenekleri kazanım şansları da yoktur. Tabi olarak insanlar da buna benzer bazı özellikleri gösterir.
Buradan bir çıkarsama yapacak olursak, insan da aynı şekilde ya doğuştan veya sonradan kazanımları olan türdür. Doğuştan olan yeteneklerinin yanında sonradan öğrenmeye elverişli bir yapıya sahip olması avantajıdır.
Yine de resim yapmaya yeteneği olan birine, istemediği halde müzik enstrümanını çaldıramazsınız.

Kendi istediği yeni kazanımları öğrendikçe ve yerine getirdikçe hayatı kaliteli yaşamaya başlayacaktır.

Bu vesile ile insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik aslında doğuştan yetenekleri olan bir beşer iken, hemen öğrenme faslına yönelmesidir. Bu da diğer disiplinler ile beraber hem kendine hem de kendi türündekilerle paylaşmak sureti ile bir gelişim, geliştirme ve öğrenme, öğretmeyi beraberinde getirir.

NE KADAR SÖZ VARSA DÜNE AİT, ŞİMDİ YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM.

Gelelim şu yazının girişinde bahsini ettiğimiz “bugün yeni şeyler söylemek lazım” meselesine!

O halde insanın yaşamış olduğu dün, yaşadığı bugün ve projelendirdiği bir yarını mevcuttur. Dünü nasıl yaşadıysak yaşadık, artık geriye dönük bir şey yapamayız. Ve fakat dünden ders alarak an itibari ile yaşadığımız bugünü ve yarını daha iyi planlayabiliriz. Yaşamaya devam ettikçe bahsini ettiğimiz diğer disiplinler ile öğrendikçe ve öğrettikçe, geliştikçe, geliştirdikçe… Kısaca hayatı paylaştıkça biraz sonrasına, hatta yarınına yeni sayfalar açarak, yenilikler ile güneşe merhaba deriz.

Hazret’in sözlerinden anlamamız gereken; sorgulama yapmasını bilen birey veya toplumun sürekli yenilenerek değişime tabi olacağıdırRenk ve ahenkte farklılıklar olabilir. Ancak bu doğru kaideyi bozmaz.

Hayat standardı sorgulama üzerine kurulu birey, mantık dışı hareketler etmez. Daima kendine yeni öğrenilecek alanlar açar ve bilginin sonsuzluğunda, bilmenin doruklarına ulaşmaya çalışır. Elbette bu kolay gibi görünmekle beraber, zordur. Farklı bir duruşun erdemliğinde, ilkeli ve prensip sahibi olunarak özgüveni yüksek ve disiplinli bir yaşam sürmek herkesin harcı değildir.

Kimseye göbeğinden bağlı olmadan, özgürce yaşamasını bilmek, kişiliğinden ödün vermeden dikleşmeden dik durabilmek, onurlu, kültürlü ve saygılı olmak, görgülü ve sevecen olmak, günü kurtarmak adına ucuz hesapların adamı olmamak, gelene ağam gidene paşam demeden kendine doğru, başkalarına dürüst adil insanın işidir.

Dolayısı ile iyi yetiştirilen kişi, insanlık için neyin yanında neyin karşısında olması gerektiğini bilir. Kararını bukalemun gibi fikir değiştirerek vermez. İnsandır. İnsan olmanın gereklerini yerine getirir.

Kısaca; ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım..

“NİSYAN”A SIĞINMADIĞIMIZ ZAMAN.

Allah rahmet eylesin, büyük siyaset ve devlet adamımız Süleyman Demirel, “dün dündür, bugün bugündür”

derken siyaset sığlığında söylenen ve verilen vaatlerin ne kadar berhava olduğunun da en iyi örneğini oluşturuyordu.

Nereden nereye geçtik diye iç geçirenleriniz olabilir. Lakin bu lafzın etrafından dolanarak aksettirenler, yanlış temel üzerinden ne kadar nisyan!a sığındıklarının farkında değiller. Herkesi kör, âlemi sersem sanıyorlarsa o başka.

Zamanın bu boyutunda nesnelerin internetinden ve otonom süreçten bahsederken, bireylerin merkez alınarak tüm datalarından karakter analizinin yapıldığı bilinen vakadır. Maddi ve manevi âleme olan ilgi ve alakaların big data diye adlandırılan bu sistemde hafızaya alınması, neticesinde gerçek ve sanal iz bırakımlarına neden olmaktadır. Kesin olarak bilinen o ki, hafızalarımız artık mutlak olarak vardır. Nisyan’a imkan vermeden her ne yapılan varsa yedeklenerek daha da mükemmel arşivlenmesi dolayısı ile dünde söylenen sanki an itibari ile konuşuluyormuş gibi algı devamlılığını oluşturuyor.

Yani geçmişte kim ne yaptıysa iyi yaptıkları hariç ayağına dolanacaktır.

İnsan, kendi ile alakalı maksimum bilgelik, yani Nirvana zamanının nerede ve ne zaman başlayarak biteceğini bilmeli.

Hây u hûya gönlün peylemiyesin
Lâ-mekân elinde dürdâneyiz biz (Âmil Çelebioğlu)

Saygılarımla.16.07.2019

İnternet Reklam Faturası Muhasebe Kayıtları: Twıtter-Instagram-Facebook

Bilindiği üzere uzun bir süredir sanal âlem diye tabir ettiğimiz sosyal medya ortamlarında ürün tanıtımı ve reklamları dolayısı ile alınamayan vergiler, taraf olan mali sistemimiz ile diğer taraf olan yabancı firmalar arasında çok konuşulmaktaydı. Kayıt altına alınmasına yönelik bu adım, muhakkak çok önemlidir.

Bunun sebebini hatırlatmak gerekirse, ilgili platform şirketlerinin Türkiye ulusal düzleminde her hangi bir daimi temsilcilik veya işyeri gibi bir zincirleme uzantılarının bulunmaması, önlem alınmasına yönelik çalışmaların yapılmasını gerekli kılmıştır. Çünkü off line olarak yerel bir uzantılarının olmaması, Ülkemizde vergi sorumluluğuna girmelerini mümkün hale getirmiyordu.

Bu sebeple, 19 Aralık 2018 tarih ve 30630 sayılı Resmi Gazete – 476 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararı yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu Karara göre, Türkiye’de mükellefiyeti olmayan; Google, Facebook, Twitter ve benzeri firmalara yapılan internet reklam ödemeleri ve bunun karşılığında adı geçen firmalardan gelen faturalar için 01.01.2019 tarihinden itibaren hem Gelir Vergisi Kanunu 94. Maddesi 1. fıkrası ve hem de Kurumlar Vergisi Kanunu 15. Maddesi 1. fıkrası bağlamında, %15 stopaj ve sorumlu sıfatı ile KDV uygulaması kapsamına alınmıştır. Ayrıca tam mükellef kurumlara ödemelerden yapılacak kurumlar vergisi stopajı oranı ise yüzde 0 olarak belirlendi.

Yukarıdaki açıklamayı sadeleştirirsek;

İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine ilişkin olarak, bu hizmeti verenlere veya internet ortamında reklam hizmeti verilmesine aracılık edenlere;

  • Mükellef olup olmamasına bakılmaksızın gerçek kişilere yapılacak ödemelerden % 15,
  • Dar mükellef kurumlara yapılacak ödemelerden % 15,
  • Türkiye’de kurumlar vergisi mükellefiyeti bulunan kurumlara yapılacak ödemelerden %0

Oranında stopaj yapma yükümlülüğü getirilmiştir.

Söz konusu düzenleme, “ticari kazancın vergilendirilmesi” ve “işyeri oluşması” maddelerinin uygulanabilirliği bakımından, Türkiye’nin taraf olduğu Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları çerçevesinde tartışmalara neden olmuştur.(Deloitte – V. Sirküleri: 2019/34)

Yazımızın ana konusu, vergi kesintisine tabi bu işlemlerin daha çok uygulamasına yönelik olduğundan, Facebook reklam faturası girişi üzerinden bir örneklem yapalım. Ki konu anlaşılır olsun.

Örnekte yapılan işlemlerin kayıt ve beyanname şekilleri üzerindeki gösterimleri bire bir resmi kayıtlarımdır.
Terslik ve veya bir yanlışımız umarım yoktur.

Facebook tarafından gönderilen Extre (Fatura) ile ödeme tutarının 304,78 TL olduğunu görüyoruz.

Muhasebe ulaştığı anda kayıtlara almak için ilgili Muhasebe Fişini aşağıdaki gibi oluşturalım.

Muhasebe Fişi yapıldıktan sonraki evre, Beyan Şekilleri. Nasıl olacağına göz atalım…     

KDV1 Beyannamesinde Nasıl Gösterilmeli? 

İndirimler kısmında Sorumlu Sıfatıyla Beyan Edilen KDV karşısına, KDV2 ile Beyan ederek ödediğimiz
358,56 TL %18 = 64,54 TL KDV ilave edelim.

Örneğin KDV1 Beyannamesi üzerinden gösterimi…

KDV2 Beyannamesinde Nasıl Gösterilecek ona bakalım. 

Tam Tevkifat uygulanan işlemlere, 101 – İKAMETGÂHI, İŞYERİ, KANUNİ MERKEZİ VE İŞ MERKEZİ TÜRKİYEDE BULUNMAYANLAR TARAFINDAN YAPILAN İŞLEMLER [GT 117-Bölüm (2.1)] kodla,

358,56 TL %18 = 64,54 TL olarak bildirilecektir.


Muhtasar Beyanname Üzerinde Nasıl Gösterilmelidir?

Maliye İdaresinin önceki muktezalarına göre Facebook örneğinde olduğu gibi reklam veren Türkiye mukimi şirketler, yurt dışından gelen reklam faturasını öderken herhangi bir stopaj yapmakla yükümlü bulunmamaktaydı. Ancak bu karardan sonra 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren %15 stopaj yapacaklar.

Burada önemli olan unsuru tekrar hatırlatmakta yarar var. Uygulamaya tabi olacakların mükellefiyetinin varlığına bakılmaksızın, internet reklam hizmeti verenlere veya verilmesine aracılık edenler için yapılan ödemeler vergi kesintisine tabidir. Pratik anlamda ise, beyanname üzerinde diğer kesintileri de var olan kodlar ile nerede gösteriyorsak, bunları da aynı yerde yani;

Muhtasar Beyannamenin “Vergiye Tabi İşlemler” bölümünde tür kodunu belirleyerek, “Ödemeler” kısmında yeni eklenen kodlardan hangisine tabi olduğumuzu seçimlik yaparak göstereceğiz.

Peki, Muhtasar beyannamede ilgili kodlar ve güncel kesinti oranları nedir? Bakalım.

1) Reklam hizmeti verenlere yapılan ödemelerden yapılacak kesintilerin beyanı için kullanılacak kodlar ve güncel kesinti oranları:

137 İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine ilişkin ödemeler (GVK 94/18)   Kesinti Oranı: %15 Gerçek Kişi
Gelir Vergisi Mükellefi
139 İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine ilişkin ödemeler (KVK 15/1ğ) Kesinti Oranı: %0 Kurumlar Vergisi Mükellefi
279 İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine ilişkin ödemeler (KVK 30/1d) Kesinti Oranı: %15 Dar Mükellef

2) Reklam hizmetlerine aracılık edenlere yapılan ödemelerden yapılacak kesintilerin beyanı için kullanılacak kodlar ve güncel kesinti oranları:

138 İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine aracılık edenlere yapılan ödemeler (GVK 94/18) Kesinti Oranı: %15 Gerçek Kişi
Gelir Vergisi Mükellefi
140 İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine aracılık edenlere yapılan ödemeler (KVK 15/1ğ) Kesinti Oranı: %0 KurumlarVergisi Mükellefi
280 İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine aracılık edenlere yapılan ödemeler (KVK 30/1d) Kesinti Oranı: %15 Dar Mükellef

Tekrar verdiğimiz örnekleme geri dönecek olursak, Facebook’un göndermiş olduğu Extre ile ödenen tutarın vergi kesintisi, hangi kod ile Muhtasar Beyanname üzerinde gösterileceğini iyi anlamalıyız.

Bizim verdiğimiz örnekte tutar, Yurtdışında mukim ve Ülkemizde herhangi bir uzantısı olmayan firmaya, aracı kullanılmadan direk yapılmaktadır. O halde,

279- İnternet ortamında verilen reklam hizmetlerine ilişkin ödemeler (KVK 30/1d) koduna
brüt (304,78 TL Net Ödenen Tutar / 0,85) 358,56 TL karşılığında, (358,56 TL Brüt Tutar x 0,15 Kesinti Oranı) 53,78 TL olarak vergi kesintisi ve veya stopaj olarak bildirilecektir.

Hesaplanan kesinti, reklam veren firmanın aylık veya 3 aylık Muhtasar Beyanname seçimliğinde beyan edilerek bağlı bulunulan vergi dairesine ödenecektir. Kesinti oranı yüzde (0) olan ödemelerin de yine aynı şekilde Muhtasar Beyanname üzerinde gösterilmesi gerektiğini unutmayalım.

Sonuç olarak;

İnternet üzerinden, ister Reklam hizmeti verenlere yapılan ödemelerden, isterse Reklam hizmetlerine aracılık edenlere yapılan ödemelerden, yapılacak kesintilerin beyanı elbette bazı meslektaşlarımız tarafından yapılmakta iken, tüm bu yükümlülükleri beyan yolu ile müşterilere tahakkuk ettirme işlemi ve yine Gerçek Kişiler nezdinde mükellef olsun veya olmasın mutlak olarak kesinti yapılarak mali sisteme dâhil edilmesi yeni bir uygulamadır.

Ülkemiz hâkim sınırları içinde elektronik ticaretin gereği, her hangi bir uzantılarını ısrarla bizlerden sakınan güçlü sermayenin, iş bu uygulamada dahi yurdum insanına daha fazla vergi ödeterek, zararına hizmet etmektedir. Ödenen tutar nakit olarak karşı tarafa gittiğinden, kesinti oranlarına göre brütünün alınarak çıkan tutar üzerinden vergilerin hesaplanıyor olması, ilgisi olan firmaların zararına bir durum olarak karşımızdadır.

08.07.2019 Tarihinde MuhasebeTR’de Yayınlanmıştır.

Go to Top