KENDİ İNSANIMIZ HARCANIYOR…

 

Bu topraklarda bakanlık etmiş bir bakan sonrasında görevlendirildiği üst bürokratlık makamından “Görevden alınmam nedeniyle de şükranlarımı arz ediyorum!” diyerek davul, zurnayla malum görevden alınmasını duyurdu. (Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal görevden alınarak yerine, Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu atanmıştır-Cumhurbaşkanı Karar:2021/152-20.03.2021 Tarihli Resmi Gazete)

Peki, bu durumdan vatandaşa ne? Özet olarak bakmaya çalışalım.

Sürekli bir tedirginlik durumu hâkim olan Ülkem ‘de, öngörüsüz hareketlerin sonunda maalesef kayıplar vatandaşa yansıyor.

Negatif olarak olan olmakta. Bir gece ansızın yapılan değişimler; birlikte yol alınırken yapılan yanlışların kabulü ile sonlanmıyor sadece(!) Göreve getirdiğimizi yine bir gece yarısı görevden alarak harcıyor durumunda olmak, yönetişim bozukluğundan ziyade aynı zamanda güven bunalımına da sebebiyet verir.

Bizim vatandaş olarak en büyük korkumuz işte tam da sosyal bir devlette yaşamıyor olmamız. Konuyu değiştirmeden toparlıyorum.

Neden mi?

İskandinav ülkeleri yani Norveç, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Danimarka vatandaşları gelecek korkusu yaşamaz. Ülkesine güvenir ve yaşam hakkının kutsallığına bağlılık en üst seviyededir. Bu ülkelere hükümet edenler, fütursuz bir yaklaşımla keyfi kararlar vermez. Veremez. Vermemeli.

O halde sorguyu bir başka bakış açısından yapalım.

Ülkemin bir vatandaşı olarak ben bile yarınıma güvenemiyorsam, elin gâvurunu nasıl yatırıma çağırmalıyız?

Delikli kuruşu isterken bile yüzümüz kızarmalı.

Bu gibi yapay yönetişimsizlik sorununun çıkarımı yine işçiye, üretene değil mi?

İstiklal, istikbal, istihsal(istihdam) bu şekli yönetimde tehlike arz ediyorsa halline bakılmalı.

Ya yoksa bilinen amiyane tabirle; “kurunun yanında yaş da yandı”

Bu günahsız vatandaşın üzerine yıkılacak bir yığın borç yükünün müsebbibi olanlar, yananları gördükçe daha da bir özenle hareket etmeliler.

Doğruyu söylemek gerekirse, yabancı güçler ve yabancılaşmış gurbetçilerde hazır davul, zurna eşliğinde göbek atıyordur yine.

Bir öngörü de benden olsun diye iddialı olmayan çıkarım yapacak olursam; ABD Dolar, Türk Lirası karşısında yazıyı yazdığım sıralarda 8,00 seviyesinde bulunmaktadır. Bu direnç kırılırsa daha üst seviyeleri de görebilir elbette. Ne kadar bir üst seviye diye merakımızı yaşayarak gidereceğiz.

Diyerek havalı bir sonuçlandırma yapıyorum.

Hayırlı olsun

.

Selahattin İPEK

PANDEMİ İLE GELEN OKURYAZARLIK

Akıllı sözleşme zamanı. Artık fiziki olarak, mahallî şubeye gitmesi söz konusu olmayacak. Yeni bir mudi hesabı açmak için, karşılıklılık esasına dayalı olarak imza altına alınması gerekli olan sözleşmelerin, bu defa çözüm olarak hologram teknolojisi kullanılarak yapılması hâsıl olmuştur

Covid19 salgınından öğrendiğimiz çok şeyler oldu. Belki de bunların en başında çok üstün teknolojilere sahip, zengin ve her şeyi kudretleri sayesinde aşabilecek olarak gördüğümüz ülkelerin, ne kadar acz içinde olduğudur.

Dünya küresel bir köy dediğimiz zamandan bu yana, çok uzun bir kadim tarih geçmemesine rağmen, anlıyoruz ki, gerçekten bir kelebek etkisi kadar bir birimize yakın dokunuşlar içindeyiz.

O halde bu küresel köylük kavramını, küresel barış ile güzelleştirmek için laflarımızı değil, kelamlarımızı sağlam ederek, geleceğin aslında bir gram dahi etmeyen bir virüsün dokunuşunda olmadığını ispatlayalım.

Sorumluluk anlayışımıza şiddetle özen göstererek; kendi hayatımızı, dolayısıyla dünyamızı içine kapandığımız duygusal boşluklara(!) itmeyelim.

Gelecek, karanlık fabrikaların varlığında nesnelerin iletişimi ile mümkündür ve hayattadır da aslında. Fakat insan olmanın en önemli unsurlarından olan duyularını yok ederek, şizofren bir yaratığa dönüşümünü de beraberinde getiriyor. Birey merkez olarak yaratılmayan insan, ancak ve ancak hak ve hukuk dilinde tek yani birey olarak değerlere sahiptir.

Oysa insanın, motivasyonu itibari ile en üstün meziyeti hayatta kalmaktır. Bu edimini gerçekleştirirken, topluluklara ihtiyaç duyar. Bu avcı-toplayıcılıktan bu yana hep böyle idi. Yalnız yaşayamaz.

En olmadık ifadeyle bile insan, mutlak bir canlı ile iletişim ve temas halinde olmuştur. Platon ‘un mağara alegorisi dahi, duvarlara yansıyan canlı gölgeleri üzerinedir.

Peki, bugün itibari ile insanlık, köklerinde var olan değişim olgusunu bir kez daha mı katmanları arasına dâhil ediyor?

Bu sorunun yanıtı çok farklı biçimlerde verilebilir. Her bir bakış açısı da üstelik doğru bir mentaliteye oturarak, değişim açmazının ne kadar volatil olduğunu gösterir. Burada türlü bakış açılarını ilgilisine bırakarak, mali sistemin nasıl ve hangi rüzgârlarla yelkenlerini doldurduğunu sorgulamamız gerekir.

Öyle ya ilgilendiğimiz alan mali sistem.

Şimdi bu alanın varlığına esas olan temel faktörün farkındalığıyla “paranın teknolojik seyrinde” ekonomik hayata dair bazı kavramları ele alarak anlamaya çalışalım.

FinTech mi? TechFin mi?
“Fintech, hepimizin bildiği gibi, finansal hizmetlerin en ileri teknolojiyi kullanarak daha iyi bir kullanıcı deneyimi ile sunulduğu bir alan. Buna karşılık TechFin ise bir firmanın teknolojiyi kullanarak yepyeni finansal hizmetler sunması anlamında kullanılıyor.” ( Kaynak: Asian Banker)

Mali sistemi zorunlu değişime tabi tutan Covid19 adı verilen salgın, FinTech (Finansal Teknoloji) ve nakitsiz ödeme sistemlerine olan talebi artırdı.
Yatırımcılar tektonik bir değişim seziyor ki, çok haklı bir sezinti ve bırakın Ülkemizi, dünyayı sarmalına alan bu finansal teknoloji kendi ekosistemi içinde büyüyerek, yansımalarını etkili biçimde hissettirmektedir.

Bunun neresi kötü diye, bir ussal varsayımı ortaya koymak mümkün.

Elbette dünyanın geldiği noktadan geleceği noktaya doğru nasıl evrildiğinin farkındalığında, yaşananları raporlamamız önem arz etmektedir. Bugün gelinen noktada teknolojik gelişimler sayesinde finansal çevreler güçlenerek söz sahibi oldular. Öyle ki, banka ve diğer finansal kuruluşlar reel politik bakımından dizayn eder duruma geldiler. Buna bakıp da son budur diyebilmek mümkün mü?

Hayır.

Çünkü yaşayarak geleceğe doğru yürüdüğümüz an itibariyle artık bu finans sektörünün de teknolojik gelişimden türev bir sonuca evrildiğine şahit oluyoruz. Bunu da içtenlikle hissederek duyumlayabiliyoruz.
Yani FinTech diye kısalttığımız bu Finansal Teknoloji, ön göremediği bir biçimsel değişimle yerini, artık TechFin denilen ve Teknolojinin finansal piyasaya baskın olduğu bir sürece bırakıyor. Şahit olduğumuz dönemin aynı zamanda mimarı olarak, değişim ve dönüşümünü birlikte tecrübe ediyoruz diyebiliriz. Bu sebeple geleceğin lisanslı teknoloji şirketleri finansal alanda daha etkin olarak yer alacaklardır. Bankaların egemenliğinden ve rekabetinden, teknoloji firmalarının rekabeti ve etkinliğini iliklerimize kadar hissedeceğiz. Konuya bağlamak şartıyla daha önce şöyle bir tespitim olduğunu âcizane yazmak isterim:

İnternet Platformları(Trendyol, N11, HepsiBurada vs.) üzerinden satış yapan firmalar ortaya çıkmaya devam ettikçe; Ülkemizde var olan muhasebe sistemi yeniden şekillenecek ve bu muhasebe yapılanması, özellikle ilgili platformların baskılama aracı olarak kullanılacak. Diye yorum ve konuşmalarımın sonuç olarak doğru çıkması neticesinde, TechFin yani teknolojik finans materyalleri artık bankacılık ve ödeme alanlarında yerlerini alarak rekabete dâhil olmuşlardır.
GAFA Bank olarak kabul edilen(Google, Apple, Facebook, Amazon) bu büyük firmalar, yapılanmalarıyla bankacılık anlayışını değiştirerek, hayatımızı kolaylaştıracakları iddiası ile FinTech kavramının evrilmesine sebep olmuşlardır. Dolayısıyla TechFin karşımıza tamamen yeni bir pazar türü şeklinde çıkarak, ticaret hayatımızda yerini almıştır.

Ne var ki gelecekte ister finansal teknoloji ister teknoloji finansı olsun rekabet hiçbir zaman bitmeyecek. Bazen biri diğerini baskılasa dahi, rekabet sahasına girecek yeni türev ürünler var olacaktır. Ülkemizde özellikle bankacılık sektörü, teknoloji ve bilişim alanındaki inovatif değişim ve dönüşümler sayesinde kendi alanında oldukça güçlü durumdadır. Ancak bu üstünlüğü gelecek için çok iyi kullandıklarını sanmıyorum. Entegre olduğumuz dünyanın, “ödeme sistemleri” genelinde çok büyük firmalar aracılığı ile atılımlarına karşılık; Ülkemiz de girişimcileri sayesinde, tüm bu gelişimleri yakından takip ederek, yerlerini almışlardır. Dolayısıyla, finansal kuruluşlardaki bu gelişmelerin yanı sıra, sigortacılık sahamızda yer alanlar da son dönemde canlanarak, InsurTech girişimlere önem vermeye başlamışlardır.
Diğer yandan eskiden beri, bilinen bankacılık dışında sadece katılım bankacılığının da Türkiye düzleminde işini iyi yapan kurumsal yapılanmalar aracılığıyla ayağı yere basan, sağlam temellere oturmuş şekilde yapıldığı aşikârdır. Bu sayede “Islamic Fintech” öne çıkarak, yüksek bir avantaja ve potansiyele sahip olduğumuzun farkındalığında lider profil olmalıyız.

Doğal olarak teknoloji artık hangi alanda kullanılıyorsa o alanın vazgeçilmezi olmaktadır. The Great Reset olarak ifade edilen yeni normal dünyamızda, birçok alışkanlığımızı değiştirerek hayatta kalma yollarını aramaktayız. Pandemi gösterdi ki insanlık, artık yeniden dizayn edilirken, çok da eski olmayan bir tarihte hayatımıza giren world wide web(www) yani internetin boyutlar arasında hem geçişgen hem de edilgen olmuştur. Sanal ağ ile sınırlar ortadan kalkarak; iletişimin teknoloji münasebetiyle marjinal faydalar yarattığına tanık oluyoruz. Yüzyılımızda henüz bütünlük gösteren gelişmelere kuyruk olan dünyamız, küresel bir köy halinde offline yapılabilen birçok işlerin hızla online olarak da yapılabildiğinin farkına vardı.

Yeni normalde mesafeli yaşam koşutu, e-ticaret ortamlarına teknolojiyi odaklayarak bu alanlarda, hem tüketicileri hem de firmaları bir araya getirmiştir. Böylelikle, TechFin’ler özellikle eldeki büyük veriler vasıtasıyla müşteri deneyimlerini geliştirmişlerdir. Duygusal tüm hal ve hareketlerin veri madenciliği ile adlandırıldığının bilincinde, gelişmişliğin ötesine geçilebilen bir değişimin sonuna geldiğimiz varsayımına kapılmayalım.

Geleceğimize bir süre koyacak olsaydık, on veya yirmi yılda ulaşacağımız ileri seviye yaşam standartlarına, güdümlü bir zorunluluk neticesi şimdiden ulaşmış bulunuyoruz. Bunları “yaşam bilimleri” ve sanal dünyamızda oluşturulan elektronik dünyamızdaki dönüşümler marifetiyle hayatımızın her alanına almış olduk. Bir nevi insanlık var oluşundan bu yana zorlu evrim tarihine fiziksel başlamış ve geliştikçe sanallaşarak kendine görünmeyen bir âlem yaratmıştır.

Tıpkı düşlerindeki bulutlara yazılan hayal kodlarının, vakti geldikçe uyanış çığlıkları gibi.

Değiştik. Değiştikçe kendimizden uzaklaştık. Ve fakat bilinmeyenleri bilir olduk!

İnsan tür olarak hayatta kalma meziyetiyle birlikte, devamlı hareket halinde de olmalı. Bu, insanın var oluş temelidir. Hareketsiz olamaz. Oturmaz. Oturamaz yani.

Lakin geldiğimiz son aşamada, insanlık birey birey oturmaya başladı. Teknolojik gelişim neticesinde, hantal bir yapıda ve bilişim aygıtlarının ayrılamaz bir parçası olarak, tabiatına aykırı hareket eder oldu.

Bu savımızı destekleyen önermelerden birine yüzeysel değinmek isterim. Finansal Teknoloji yerini, geliştikçe gelişerek nesnelerin kendi aralarında başlayan haberleşme ile evrilme döngüsünde; Teknolojinin üstün hale gelerek finansal alt yapıyı dizayn eder olması, müthiş bir aydınlanmadır.

Örnek mi?

Pandemi, ticaret dünyasında alışılagelmiş tüm finansal kuruluşların ezberlerini bozmuştur. Birey merkezli hassasiyet odaklarının kişisel verileri koruma noktasına dikkat çekerek, müşteri yani yeni mudilerinden izin almak kaydıyla hesap açılışlarının vazgeçilmezi sözleşmeleri, online ortama çekmişlerdir.

Akıllı sözleşme zamanı. Artık fiziki olarak, mahallî şubeye gitmek söz konusu olmayacak. Yeni bir mudi hesabı açmak için, karşılıklılık esasına dayalı olarak imza altına alınması gerekli olan sözleşmelerin, bu defa çözüm olarak hologram teknolojisi kullanılarak yapılması hâsıl olmuştur. Önceden gerekli ve geçerli izinler alınmak şartı ile, boyutlar arasından bireyin karşısına gelerek yapılan bir sözleşmeyi tahayyül edin lütfen.

Düşün dünyamızla dalga geçen bu durum, gerçek ve sanal sınırlarımızı çoktan aşmıştır.

Saygılarımla.11.03.2021
Selahattin İPEK

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

SMMM ‘NİN SIRTINDAKİ KANBUR: İSTİNAFTAN DÖNDÜ..!

 

Bilindiği üzere, Serbest muhasebeci mali müşavir olan davacının, muhasebe hesap ve işlemlerini yaptığı Burcu Sıt’a ait vergi ve cezalardan dolayı müteselsil sorumluluk kapsamında düzenlenen 26.04.2019 tarih ve 20190426…01 ile 02 ana takip dosya numaralı ödeme emirlerinin; mükellefin şahsında hata olduğu, ihbarname düzenlenmeden ödeme emri düzenlenemeyeceği, asıl borçlu hakkında yapılan takip kesinleşmeksizin davacı hakkında takip yapılamayacağı, asıl borçlu mükellefin defterlerini tasdik ettirmemesi nedeniyle mali müşavire hukuki ve cezai sorumluluk yüklenemeyeceği zira defter tasdik işlemlerinden mükelleflerin sorumlu olduğu iddia edilerek, iptali istenmiştir.

Açıklanan nedenlerle, davanın kabulüne, dava konusu ödeme emirlerinin iptaline, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gün içinde İzmir Bölge İdare Mahkemesine istinaf yolu açık olmak üzere, 23.01.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Değerli Meslektaşlarım, bu karar sürecin başlangıcı ve büyük bir moral kazanımıdır ayrıca. Fakat yazdığım üzere bir son değildir. Yolun başlangıcıdır. Mahkeme kararında olduğu gibi, kayba uğrayan taraf bu defa istinaf yoluna giderek haklı olduğunu tescillemek niyetini belli etmişse de, aşağıda okuyacağınız kararla bir kez daha sukut-ı hayale uğramıştır. T.C. İzmir Bölge İdare Mahkemesi 2.Vergı Dava Dairesi Esas No: 2020/783 Karar No: 2020/837 ile meslek insanının yüreğine su serpmiş ve rahatlatmıştır.

“Türk Milleti Adına

Hüküm veren İzmir Bölge İdare Mahkemesi 2.Vergi Dava Dairesince isin gereği görüşüldü:

Manisa Vergi Mahkemesince verilen 23/01/2020 gün ve E: 2019/611, K: 2020/70

Sayılı karar hukuka uygun olup, kararın kaldırılmasını gerektiren başka bir neden de bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenle, istinaf başvurusunun reddine, kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde Danıştay’da temyiz yolu açık olmak üzere 19/10/2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”


Hayırlı olsun.

Mesleğimizde bazı dönüm noktalarını milat olarak kabullenmemiz oldukça önemlidir. Bu kazanım, mesleğimiz önünde bir direnç noktasını daha aşarak, haklarımızın farkındalığına yolculuğumuzdur.

Elbette büyük bir gayret ve kararlılığın neticesini almanın da müsebbiplerine değinmeden geçemeyeceğim. Serbest Muhasebeci Mali Müşavir camiasına örnek teşkil edecek bir kararın alınmasında, tecrübelerinden yararlanıldığı belli Dr. Mustafa ALPASLAN üstat anılmadan geçmek olmaz.

Şahsım ve camiam adına teşekkür ederim.

Asıl teşekkürüm ise, Av. Nazlı Gaye ALPASLAN ‘adır. Meslek camiamız için hukukçu eksikliğimize dışardan katkı sunarak; var olan gerçek bir sorundan, “adı bile kazınmak üzere olan kimsesiz meslek insanlarına moral olduğu için” takdir ve teşekkürlerimi sunuyorum. Sorgulama cesaretimizi hatırlatarak, iyi ve güzel şeylerin adalet bağlamında yarınlara kutup yıldızı olacağı inancımızı arttırmıştır.
Meslek camiası da umarım aynı düşünceler ile aşağıya aldığımı Karar hakkında mütalaalarını yaparlar.

Saygılarımla.02.11.2020

Selahattin İPEK
Sorumlu Denetçi

Bdselahattinipek@gmail.com

 

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

 

 

T.C.
IZMIR
BÖLGE IDARE MAHKEMESI
2.VERGI DAVA DAIRESI

ESAS NO : 2020/783
KARAR NO : 2020/837

  İSTİNAF BAŞVURUSUNDA

BULUNAN (DAVALI)                       : MANİSA VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI
(TURGUTLU VERGİ DAİRESİ MÜDÜRLÜĞÜ)

VEKİLİ                                              : AV. ÖMER FARUK SİNANOĞLU
Manisa Vergi Dairesi Başkanlığı Hukuk Bürosu Aynıali Mah. 3316 Sok. No:22 Merkez/MANİSA

KARŞI TARAF (DAVACI)               : NECLA ŞAŞMAZ

VEKİLİ                                               : AV. NAZLI GAYE ALPASLAN (E-Tebligat)

İSTEMİN  ÖZETİ                               :Serbest muhasebeci mali müşavir olan davacının, muhasebe hesap ve işlemlerini yaptığı Burcu Şıt’a ait vergi ve cezalardan dolayı mütelselsil sorumluluk kapsamında adına düzenlenen 26.04.2019 tarih ve 20190426…01 ile 02 ana takip dosya numaralı ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılan davayı; davacının, mükellefin  defter ve belgelerinin incelemeye ibraz edilmemesi konusunda herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığı, tasdikli olmayan deftere dayanarak beyanname vermesinin ise 213 sayılı Kanun’un mükerrer 227. maddesinde yer alan, “meslek mensuplarının, imzaladıkları beyannamelerde veya düzenledikleri tasdik raporlarındaki bilgilerin defter kayıtlarına ve bu kayıtların dayanağını teşkil eden  belgelere  uygun  olmaması”  kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, öte yandan defter ve belgelerin asıl borçlu tarafından incelemeye ibraz edilmediği dikkate  alındığında,  davacı  tarafından  imzalanan beyannamelerde yer alan bilgilerin, defter kayıtlarına ve bu kayıtların dayanağını oluşturan belgelere uygun olmadığı yönünde idarece yapılmış herhangi bir tespitin de bulunmadığı dolayısıyla sadece defterlerin tasdiksiz olmasına dayanılarak davacı adına müteselsil sorumluluktan hareketle düzenlenen davaya konu  ödeme  emirlerinde  yasal  isabet bulunmadığı gerekçesiyle kabul eden Manisa Vergi Mahkemesinin 23/01/2020 gün ve E: 2019/611, K: 2020/70 sayılı kararının; dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu ileri sürülerek, istinaf başvurusunun kabulü ile kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istenilmektedir.

SAVUNMANIN ÖZETİ                     : Savunma verilmemiştir.

TÜRK  MİLLETİ  ADINA

Hüküm veren İzmir Bölge İdare Mahkemesi 2.Vergi Dava Dairesince işin gereği görüşüldü:

Manisa Vergi Mahkemesince verilen 23/01/2020 gün ve E: 2019/611,  K:  2020/70  sayılı karar hukuka uygun olup, kararın kaldırılmasını gerektiren başka bir neden de bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenle, istinaf başvurusunun reddine, aşağıda gösterilen 78,50  TL yargılama giderinin istinaf başvurusunda bulunan  üzerinde  bırakılmasına,  kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde  Danıştay’da  temyiz  yolu  açık  olmak  üzere 19/10/2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Başkan MUSTAFA BAHTİYAR    33814                                                                                                                     Üye İRFAN İN 37758                                                                                Üye EMRE ERGÜL118397

Başkan MUSTAFA BAHTİYAR    33814    Üye İRFAN İN 37758       Üye EMRE ERGÜL118397

SIRA SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLERDE Mİ?

“Salıncak Odalar” dolayısıyla devamlı kapanma tehlikesi altında bir vesayet savaşı vereceklerdir. Belki de düzenleme neticesinde, coğrafyamızda var olan yedi ana bölgesel oda kurularak hizmet eşiği devam ettirilebilir. Temsilcilik gibi örgütlenmeler ise illerde gerektiğinde meslek insanlarının iletişim ve koordinasyonunu için olmalıdır.

15 Temmuz 2020 Tarih ve 7249 sayılı Avukatlık Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Resmi Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bir başka deyişle, her kentte Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) bağlı, son zamanların fırtınalar koparılmasına sebep olan “çoklu baro sistemi”, doğum sancılarının ardından hayatta ve yelkenini rüzgârla doldurmaya başlamıştır. İstanbul İkinci Barosu itirazlara rağmen onay makamındadır.

Yeri gelmişken belirtmeden geçmek istemiyorum. Tartışmalı olan bu konu 2010 yılından bu yana gündemi meşgul eden bir süreci tamamlayarak gelmektedir.

Bir zamandan beri gündemi meşgul eden konuyu bitirecek fitili ateşleyen noktanın konulmasına neden olan ise, 24 Nisan 2020 Cuma günü Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın, Ankara Hacı Bayram Camii’nde verdiği Cuma hutbesinde yaptığı konuşmadır.
Konuşmada özetle, zina, fuhuş ve eşcinselliğin Allah’ın emri ile haram edilmiş, insanlığı ve insan neslini felakete sürükleyen haram fiiller olduğu dile getirilmiştir.

Bu duruma karşılık İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, hutbe hakkında ayrımcılık yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunurken, Ankara ve İzmir Baroları da kınayan bir açıklama yaptılar.

Kanunun amacı, barosunda 5000 ve üzerinde avukat üye sayısı bulunduran illerde, 2000 avukatın bir araya gelerek baro kurabilmelerine imkân tanınmaktadır. Bu da illerde birden fazla baro kurulmasını mümkün kılmaktadır. Çoklu baro diye ifade ettiğimiz durum, birçok il barosunun bölüneceğinin işaretidir. 

Sanıyorum artık maziyi hatırlattığımız üzere, artık konumuza girmeye hazırız.

Bu vesile ile kalemimize verdiğimiz usul; esasın gerçeklerini ortaya koymak adına önceliğimizi oluşturur. Her gönülle hoş bir dostluğa yol alınmasına düşkünlüğü olan süveydamızın, kimseyi rahatsız etmeden lütuf olan konuşmalarımızda kelama ulaşmasını temenni ederim. 
Meslek kuruluşlarının ve üst kuruluşların kimsenin tekelinde olmayan demokratik, çağdaş, laik yapılarının korunması hem ilgili meslekler hem toplum yararı hem de ülkemiz demokrasisi için çok önemlidir.

       

SERBEST MESLEK VATANDAŞLIK BİLİNCİ Mİ? İNSAN OLABİLME SÜRECİ MİDİR?

Sanıyorum iddialı bir ara başlıkla serbest meslek anlayışının derin mana ve ehemmiyetine odaklanarak; geçmişinde ve geleceğinde var olan anlayışı ele almaya çalışalım.

Her serbest meslek genel olarak temelinde insanlığa yardım merkezlidir. Bu tespiti yapmak serbest meslek önceliğini gösterir.

Şöyle ki, doktorluk sağlık yardımı için varsa, avukatlar da hukuki yardım için vardır. Elbette Mali Müşavir de mali okuryazarlığın yanında ekonomik ve ticari hayatın gereksinimi olan kayıtlama sistemi ve bu hiyerarşik düzen üzerinde sistemik olarak verilerin nizam, intizamı için vardır.

Ortak özellikleri kadim tarihinden bu yana insanlığa yardım olan serbest mesleklerin, nitelikleri sebebiyle farklılık göstermesini de perdeleme yapmadan görmemiz gerekir.
Son olarak da serbest meslek “asiller” adına, yine onların ihtiyaçları için vekil sıfatı ile yapılır. Doktor hasta adına, avukat müvekkil adına, mali müşavir ise mükellef adına iş görür. Vazifeli olduğu konuyu; irdeleyerek, inceleyerek sonuca ulaştırır. Sonuçlanmasının ardından artık o vekilin işi kalmamıştır.

Dolayısıyla, meslekçi görüş denilen aşırı muhafazakâr anlayışı, meslek örgütleri şiddetle ret etmelidir. Her meslek kendini elbette içinde bulunduğu şartlar çerçevesinde üstün ve önemli görür.
Hâlbuki ortak özellikleri görmek, farklılıkları abartmadan, saçma sapan uyduruk düşüncelere kuyruk olmamızı önler.

Durumu toparlayarak devam edecek olursak; demokratik bir ortamın olmazsa olmaz şartı, eğitim ve öğretimin kutup yıldızı kabul edilmesidir. Bu sayede; bağnaz ve yobaz insanlar yok oldukça, hak ve hukukunu bilen, bilinçli bireylerin omuzunda yükselen, mutlu ve müreffeh toplumlara doğru yol alırız.

Elbette özlemini duyduğumuz bu toplum ve toplum düzenine ulaşmak mefkuresi kolay olmayacaktır. Mücadele etmek ve karşıtlarla bir arada nasıl yaşanacağının öğrenilmesi gerekecektir.
Neticede tür olarak doğan canlı, çeşitli disiplinlerle hemhal olarak ancak insan(!) olabiliyor.

Bir anlamda renk ve ahenkle var olduğumuz yerin kocaman bir gökkuşağının altı olduğunu öğrenmeliyiz. Ki bu uzun süreçle olacak bir gerçekliktir.

Hangi gerçeğin yoluna revan oluyoruz? Beraberce düşünmeye çalışalım.
Bakalım gelecekte nasıl bir yol bedeli ile arzuladığımız özgürlük ve hürriyete meftun olacağız.

MESLEK YAPILANMALARIMIZ EVRENSEL DEĞİL

O vakit konumuz, vatandaş imgesinde insanın birey merkezli hürriyet ve özgürlükleri olması hasebi ile Ülkemiz için gündem olmuş “çoklu baro” sisteminin tıpkı, Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odalar Birliği(TÜRMOB), Türkiye Tabipler Birliği ‘nin de(TTB) içinde yer alarak Anayasa ‘nın 135. Maddesi ile düzenlenen Sivil Toplum Kuruluşları ‘na olan kelebek etkisinin sorgulanması gereğini ortaya koymuştur.

Maddeyi bir kez daha hatırlayalım:  

“Madde 135 – Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.”

Görüldüğü üzere Anayasamızda “belli bir mesleğe mensup olanların” her türlü öngörülen faaliyetlerini biçimlendiren hiçbir algı operasyonu yoktur. Bahsi geçen temel konu ise, mesleğin, kanuni sınırlamalar çerçevesinde vesayet altına alınmadan; hizmet noktalarına ulaştırılmasını sağlamaktır.

Öyle ki hizmette tüm bu temel madde içerisine dâhil olan meslek kuruluşları birbirleri ile tatlı bir rekabet halinde ve en önemlisi de birbirlerini tamamlayarak ilerlemeleri gerekmektedir.

Vatandaşın bu kuruluşlardan isteği elbette en iyi hizmeti alabilmek olduğu gibi; bu kuruluşlara üye tüm meslek insanları da kendi birliklerinden birçok beklenti içindedirler. Bu beklentileri tek tek yazmak yerine yine Anayasa ‘nın 135. Maddesine dönerek bakmamızda fayda var. Kısaca hizmetin en iyisini almak, tüm meslek mensuplarının vazgeçilmez hakkıdır.

Fakat meslek insanlarının yararına çalışması gereken bu “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları“ zamanla asli görevlerini bir kenara bırakarak, günümüze adaletsiz, taraftar zihniyeti ile hareket eden yancı ve eyyamcıların eşliğinde, ötekileştirme ve kutuplaşmanın tavan yaptığı merkezlere dönüştüler. Kötü ve adaletsiz yönetimler, tamamen kendi siyasi anlayışlarını dikte ederek, meslek örgütlerini manipüle etmişlerdir. Biliyoruz ki bu şekilde yönetilen mesleki kuruluşlar ve üst kuruluşları zoraki bir dayatmanın neticesinde tekel olmaktan öteye geçemez.

Oysa demokratik ve özgür mesleki kuruluş ve üst kuruluşların yani odaların ve bağlı oldukları birliklerin hak ve hukuk merkezinde üyelerine ayrımcılık yapmadan ifa edecekleri hizmetlerin adalet dâhilinde olacağı muhakkaktır.

MESELE ÇOKLU HALE GELMEKLE BİTMİYOR

O vakit bu etkileşimin sonuçlarını okumakta fayda görüyorum. Değişim şekilsel bir ifadeye sıkışmış gibi durmasına rağmen, hatta ülke halkının da geleceğine ışık tutmaktadır. Bir anlamda “çok başlılık” kuramını da beraberinde tehlike olarak düşündürüyor. 

Toplumsal örgütlenmenin temeli olan bu kuruluşlar(ı); koruyup, kollamak vazifesi önce hukuki normlar ve sonrasında ise bunu hak eden halkın sahiplenmesi ile başarıya ulaşır.

Bir anlamda laftan öteye gidemeyenlerin, sözlerindeki yavanlıkları neticesi kelama ulaşamayan hallerinin mutlak eğitim ile bilinçli hale getirilmesi netice almaya doğru götürür. İşte bu yüzden ümmet, biat ve sadakat kültüründen gelme insanlarımızın, ilk mektepten başlayarak felsefe derslerine katılımlarını önemsiyorum. Sorgulayan toplum, kolay kolay geleceğini karanlığa teslim etmez. Kendi ile barışıktır ve görmek ile bakmanın ne demek olduğunu bilir. Mesela Mali Müşavirler olarak, 3568 sayılı Yasamızda Oda Kuruluşu (Madde 15) başlığı altını okuryazar olmalıydık.(!) Ne var ne yok bilerek, cesaretle yıllardır yönetimi tekellerinde tutanlara karşı muhalefet edilebilirdi. Her ne kadar Üst Birlik gücünü ellerinde tutsalar dahi; birinde olmayan diğerinde, birincide olmayan yüz birincide mutlaka başarılabilirdi.
Bu konuya aşağıda tekrar çok kısa döneceğimi ifade ederek, burada askıya alıyorum.

TÜRMOB çoklu oda tartışmalarının neresinde?

Delegelik dağıtan il odalarının işaret ettiklerini seçmek zorunda kalan taraftar zihniyetinin yok edilmesi ve Birliğimizin vesayet altından kurtularak, “üst meslek kuruluşları” tanımlamasını hakkıyla ifa edebilmesini diliyoruz. Olur ya belki Oda ve Üst Birlik seçimlerini gerekli yerlerden ilgili izinler ve sıkı siber güvenlik önlemleri alınarak iki seçim de aynı anda elektronik ortamda yapılabilir. Hem masraftan kurtulmuş olunur hem de özgür iradenin çok daha fazla tecelli ettiği bir ortamda yüksek katılım oranıyla sonuca gidilmiş olur. Elektronik ortamda haksız rekabet eden, seçime gölge düşüren de azalacağından isabetli bir uygulama olacaktır. Delege ağalığı ortadan kalkacaktır. Bir gider kalemi daha yok olmuş olacaktır.

 Yapılması düşünülen hatta barolar için yapılmış olan düzenlemelerde, hedef birden fazla mesleki kuruluşun meslek insanlarına hizmet veriyor olmasıdır. Meslek insanı istediği mesleki kuruluşu tercih ederek, dayatma ve tekelcilikten kurtulmuş olacaktır. Tabi olarak mesleki kuruluşlar yine bir merkezden mesleki üst kuruluşları tarafından yönetilecektir. Elbette birçok düzenlemeden sonra elde kalan yapılanma, illerde birden fazla çoklu meslek kuruluşlarının kuruluyor olmasıdır.

Mesela, Mali İdare ‘yi yakından ilgilendiren biçimi ile üye sayısı beş bini aşan illerde iki bin üye ile yeni bir mali müşavir odasının kurulması ve örgütlenmesi mümkün olacak. Aslında birkaç ilimizi kapsayan bu düzenlemenin anlamı, o illerdeki oda sayısının artmasından başka bir şey değildir. Bu iller, şimdilik İstanbul, Ankara, İzmir olarak yansımaktadır. İlgili yasal prosedürler gerçekleştiği vakit, seçim zamanlarında görmeye alıştığımız üzere, üyelerin hemşehri politikaları arzu edilen sonuçlara gidilmesine olanak tanıyabilir.

TÜRMOB birlik çatısı altında tüm bağlı odaların 112356 civarında Serbest Muhasebeci Mali Müşavir üyesi var. En fazla üyesi olan odalarımız ise sırasıyla; İstanbul: 44372, Ankara: 13498, İzmir: 7976, Bursa: 5122 ‘tür.(16.10.2020)

Bunun yüzdesinin ne kadar ve nasıl olacağı hususu şimdilik öngörümüzde ve fakat e-Köleliğin var olduğu şu günlerde, bu öngörünün olmamasının önünde bir engel yoktur. Bir tüzel kişilik veya gerçek kişinin noter ile olan işlemlerinde genel teamül, kanuni iş merkezinin bulunduğu veya ikametinin bulunduğu yer noterliğinde işlem yapılması esas kabul edilmektedir. Eğer ki mali müşavire de böyle bir tahdit konulmazsa, kendi serbest meslek iş merkezinin bulunduğu yerden, diğer illerdeki müşterilerine dilediği gibi hizmet vermesinin önünde bir engel olmayacak ve tercihi neticesinde kendini en iyi tanımlayan, yakın hissettiği oda üyeliğine geçecektir.

“Salıncak Odalar” dolayısıyla devamlı kapanma tehlikesi altında bir vesayet savaşı vereceklerdir. Belki de düzenleme neticesinde, coğrafyamızda var olan yedi ana bölgesel oda kurularak hizmet eşiği devam ettirilebilir. Temsilcilik gibi örgütlenmeler ise illerde gerektiğinde meslek insanlarının iletişim ve koordinasyonunu için olmalıdır.    

Şimdi yukarıda askıya bıraktığımız 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik Ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu‘nda Oda Kuruluşu (Madde 15) başlığı altını okuryazar olmalıydık.(!)” çıkarımına. Maddenin 1.paragrafı;

“Bölgesi içinde kendi mesleği konusunda en az 250 meslek mensubu bulunan il merkezlerinde ve bölgesi içinde 250 meslek mensubu bulunan ilçelerde (Büyükşehir belediyesi sınırları içindeki ilçeler hariç) bir oda kurulur. Ayrı ayrı kurulan serbest muhasebeci mali müşavirler ve yeminli mali müşavirler odaları, bulundukları ilin veya ilçenin adıyla anılır. Ancak, ilçelerde oda kurulabilmesi için o ilçedeki en az 100 meslek mensubunun yazılı başvurusu aranır.”
Diye yol haritası verir.

Oysa 3568 sayılı Kanun ‘un 15. Maddesi zaten an itibari ile il merkezlerinde ve bölgesi içinde 250 meslek mensubu bulunan ilçelerde (Büyükşehir belediyesi sınırları içindeki ilçeler hariç) olmak üzere zaten “çoklu oda”(!) kuruluyor. Hatta yeni yapılması düşünülen Mali Müşavir Odaları düzenlemeleri belki de çoklu oda olgusunu zora sokacaktır.(!) Şöyle ki;

TÜRMOB resmi web sitesinden birebir alıntıladığım şekli ile aslında Üst Birlik çatısı altında kanunla istenen şartları karşılayarak kurulmuş, hizmet veren iller ve çoklu odaları (ilçe odaları) mevcuttur.
Bunları tablo yardımıyla gösterelim.;

ANTALYA

HATAY

MUĞLA

TEKİRDAĞ

ANTALYA

3271

HATAY

791

MUĞLA

735

TEKİRDAĞ

583

ALANYA

592

İSKENDERUN

391

BODRUM

388

ÇORLU

375

MANAVGAT

389

FETHİYE

299

Dikkatinize sunmak istediğim bir tersliği yazarak, sorgulamanıza bırakıyorum.
Tabloda yüksek üye sayısı olan odaları göremiyoruz değil mi? 

Yıllardır aynı grup ve o gruplarda yer alan simaların meslek insanları karşısında laftan öteye geçmeyen konuşmalarında, birbirlerine servis ettiklerinin boş şeyler olmasından öteye geçmediği ortada bir gerçekliktir. Algı ise, kapalı kapılar ardında aynılaşarak bulundukları makamın o meslek üzerine olan üstünlüğü sayesinde getirisi ve menfaat temini üzerinedir. Gerçekten bir lider yönetişim yapmak isteyenlerin bir şekilde yeni bir oda kurma gayret ve tenezzülü dahi olmamıştır.
Manidar değilse bu durum, güçlü olana karşı boyun eğen diğer muhalif odakları sorgulamak gerekecektir.(!) Yahut da bu durum koz kullanılıp, başka çıkarlar mı elde edildi?

ÇOKLU ODA DOĞRU TERCİH OLABİLİR Mİ?

Yıllardır yöneticiliği meslek edinmiş kendini üstünlerden görenler için, “çok” tabiri zahmet anlamı taşıdığına delalet eder. Çünkü çoklanma her anlamda olacağından orkestral bir idare zorlanarak tek sese doğru itilmeye çalışılacaktır. Bu gerçeklik demokratik bir manifestoyu zorlayıcıdır. “Enstrümantal” aletlerin her birini farklı renk ve ahenk içinde saklanmış, toplu halde yaşayabilmenin neticesi ayrı fikir ve karakterleri renk, dil, din tezatında birleştirmenin sırrı içinde kendinizi bulursunuz.

Birleşme gerçekleşirse ne ala. Ya tersi olursa?

Demek ki doğru notalar üzerinden kendimizi dinlemeliyiz. Ben diyerek sadece kendimizi ilah görmeye başlarız ki, işte orkestra kendini bir başkasından dinleme sanatıdır. Başkası sizin nefesinizin enstrümantal karşılığıdır. Aynadaki yansımanızdır.

Her enstrüman kendine has varlığı ile ayrı ayrı kendini ifade eder. Ehil elde ise sırra kadem basmaz ve doğru tercih ile çok sesliliğin muhteşem sonucuna dem vurur.
İnanılmaz belki ama (ah)lanmadan, (vah)lanmadan All(ah)’a şehadet eden sırda kendini bulur.

Demek ki “çok” olandan korkmadan, “çoklanmayı” öğrenmemiz icap eder.  

Var olan sistemin değiştirilerek geliştirilmesi de belki çözümün adresi olabilir. Ve fakat öncelikle yönetişim katında olanların zihniyet değişikliğine evrilerek, bulundukları yerleri terk ederek, onursallığa ulaşmalarını daha bir önemsiyorum.

Öyle ki, şu an yaşadığımız ve her kesimin hemen hemen memnuniyetine mazhar olmayan, haybeci tanıdık simaları döngüsel olarak karşımıza çıkaran kendi içinde tutarlı ve fakat dışındakilere çarpık olan sistem acilen değişime uğramalıdır. Hem de TÜRMOB ‘dan başlayarak, TÜRMOB ‘a rağmen her bir il odaları da dâhil. Bu revize yapılırken evvelden beri dileğim olan şekilde, DENETÇİ ODALARI kurulması ve Yeminli Mali Müşavir Odalarının da ayrılması üzerindeki tazyiklerin kaldırılması icap eder. Böylece Mali Sistem üç ana oda etrafında toplanarak, bir üst birlik çatısına kavuşabilir.
Şart değil ise, üst birlik dahi üç oda için ayrı ayrı olabilir.    

Sorgulama yapalım diyecek olursak; bu defa da şunu sorabiliriz belki. Gerçekten çoklu meslek odası neye göre ve kime göre çözüm olabilir; kime göre hangi tehlikeyi içeriyor da neye göre tehlike görülmekte?

Bir meslek insanı olarak konunun siyasi ayağından ari olarak, kendi fikirlerimden yola çıkarak biraz da mesleki örgütlenmelerimize zorunlu olarak at gözlüğü ile baktığımız varsayımına ulaştığım kanaatindeyim. Yıllar var ki belki geçimlik derdi beni ve her bir meslektaşımı öyle perdelemiş ki yönetişim katına bakmak aklımızın ucundan bile geçmemiş.

Üst katta neler oluyor diye bakmak yerine üst akıllara kiraya verdiğimiz bu yerleri cam tavan sendromunda olduğu gibi görerek, bana dokunmayan bin yaşasın gözlüğünü takarak devamlı bir şeyler tasarruf etmişiz. Ki, on binlerce üyesi olan bir odanın seçimlerini dahi pas geçerek, küçük küçük zihniyetlerin büyük kazanımlarına yol açmışız(!) Hak ettiğimiz gibi yönetildik kısaca.(!)
Bizim olan aidatlar ile bizi baskılamaya çalışanları görmezden gelerek.

Çoklu meslek odaları çalışması henüz başlamış ve tezahürleri ise, öncelikli olarak Türk Tabipler Birliği (TTP) ve Türkiye Makine Mühendisleri Odası(TMMO) ile Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odalar Birliği üzerinden “sicili bozuk” diye yapılmaktadır.
Birlik olup güçlü irade ortaya koyarak; şiddetle, istememiz mutlak olan kimseyi ötekileştirmeyen ve değişimi düşünülen sistem ile dil, din, ırk ayırmayan, yani etnik-mezhepsel temelini öne çıkaran odaların kurulmasına izin vermemeliyiz.    

Bu vesile ile olası düzenlemelerin, meslek etiği çizgisinde meslek kuruluşları ve üst kuruluşları üyelerinin geleceğine katkısının faydalı olmasını temenni ederim.  
Belki de neme lazım, endişe etmeye hacet kalmaz. Beyhudedir belki de. Bilemeyiz ki, hakkımızda hayır olan hangisi?

Öyleyse söz büyüğün olsun. Buyurun;

“Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye, endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” Şems-i Tebrizi

Saygılarımla.16.10.2020

Selahattin İPEK
Sorumlu Denetçi

bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

MALİ MÜŞAVİR RAPORLARI ALAN GENİŞLETMEYE DEVAM EDİYOR

Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlerin de artık, tıpkı Yeminli Mali Müşavirler gibi, Kurum raporu düzenleyebilecekleri hakkının teslim edilmesidir.

Bilindiği üzere; Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumundan: Türkiye Bilimsel Ve Teknolojik Araştırma Kurumu Teknoloji Ve Yenilik Destek Programlarına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik 18 Temmuz 2020 Cumartesi günü 31189 sayılı Resmi Gazete ile yayımlanmıştır.

Birçoğumuzun dikkatini çekmediğinden emin olduğum önemli bir konu, bu yönetmelik değişikliği ile sessiz sedasız günlük hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Öncelikle yönetmeliğin amacı ne diye bir bakalım.

Bu Yönetmeliğin amacı; Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu tarafından oluşturulan destek programları kapsamında; gerçek ve tüzel kişilerin bilimsel ve teknolojik bilgiyi ürüne, sürece, yönteme veya sisteme dönüştürme aşamalarında yapacağı, teknoloji ve yenilik odaklı araştırma, geliştirme, iyileştirme faaliyetleri ile üniversite-sanayi iş birliği, kümeleşme, girişimcilik ve ticarileştirme faaliyetlerine ilişkin proje önerilerinin değerlendirilmesi, söz konusu projelerin hibe ve/veya geri ödemeli olarak desteklenmesi, izlenmesi, sonuçlandırılması ve sonuçların değerlendirilmesi ile erken aşamadaki gelişme potansiyeli olan Ar-Ge yoğun başlangıç firmalarının desteklenmesi amacıyla tüzel kişi ve fonların hibe ve/veya geri ödemeli olarak desteklenmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. 

Peki, yönetmelik dayanak noktasını nereden alıyor?

Bu Yönetmelik, 17/7/1963 tarihli ve 278 sayılı Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu ile İlgili Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun ile 15/7/2018 tarihli ve 30479 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine dayanılarak hazırlanmıştır.

O halde asıl önemli noktayı, aşağıya alıntıladığım yönetmeliğin ilgili maddesinin, değişen bentleri arasından bulup çıkarma zamanı gelmiştir. Bakalım bu yönetmelikle ne değişmiş ve bizim için önemi nedir?

Aynı Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (ı), (s) ve (ş) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“a) Yönetim Kurulu: 278 sayılı Kanunda tanımlanan TÜBİTAK Yönetim Kurulunu,

b) Destek başvurusu: Dönemsel teknik kazanımları, gerçekleştirilen çalışmaları, projedeki ilerlemeyi, ara çıktıları, zaman/maliyet/kapsam gerçekleşmelerini, planlanandan sapmaları ve nedenlerini, bu sapmaların proje gelişimine etkisini, alınması gerekli önlemleri, talep edilen değişiklikleri, benzeri bilgileri ve programın uygulama esaslarına göre hazırlanan mali rapor veya mali müşavirlik proje harcamaları değerlendirme raporunu içeren dokümanı,”

“ı) Mali rapor: Dönemsel olarak hazırlanıp kuruluş yetkilisi/yetkilileri tarafından imzalanan, sağlanan desteğe ilişkin gider formları, belgeleri ve gerekli ekleri ile tamamlayıcı mali belgelerden oluşan ve gerektiğinde mali müşavir tarafından onaylanan dokümanı,”

“s) Mali müşavir: 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu hükümleri uyarınca serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavir odalarının çalışanlar listesine kayıtlı olan ve fiilen mesleğini icra eden serbest muhasebeci mali müşavirleri veya yeminli mali müşavirleri,

ş) Mali müşavirlik proje harcamaları değerlendirme raporu: Kuruluşa ait mali raporun, mevzuatına göre değerlendirilmesi sonucu, TÜBİTAK tarafından belirlenen biçime uygun olarak serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavir tarafından hazırlanan raporu,”  

Ee değiştirilen 4 ncü maddenin bizlerde yarattığı önem ifadesi ile ne kastediyorum anlatayım.

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (Kurum) Mali İdarenin en önemli unsurları olan Serbest Muhasebeci Mali Müşavir ve Yeminli Mali Müşavirleri tek bir unvanda topladığını dikkatlerinize sunarım. Olması gereken unvan kullanımının en kısa zamanda Mali Müşavirlik olması temennimi tekrarlamak isterim. Ancak yazı başlığı ile dikkat çekmek istediğim durum farklı olduğundan, önem arz etmesine rağmen unvan birlikteliği değil elbet.

Kazanım olarak dikkatlere sunmak istediğim önemli husus;

Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlerin de artık, tıpkı Yeminli Mali Müşavirler gibi,  Kurum raporu düzenleyebilecekleri hakkının teslim edilmesidir.  

3568 sayılı Meslek Kanunu, 2. Maddesi ilk kanunun çıktığı zamanlardaki elde edilmiş hakları ifade etmemektedir. Yıllar yılı bilinçsiz bir takım uğraşlar neticesi yıllar içinde kazanımların çoğu erozyona uğrayarak kadük hale gelmiştir. Özellikle serbest muhasebeci mali müşavir meslek insanları kendi hallerine terk edilerek, kazanılmış haklarını koruyamamışlardır. Bunun en önemli sebebi ise lobi faaliyetlerinin zayıf ve siyasi erkin kanun yapıcı özelliğine geç uyanmasıdır. Hali ile kendilerine olumlu kanunlar için teklif verecek ve meclisten çıkarabilecek siyaseti yeni yeni tanıyarak uyanış hamlelerine başlamıştır.

Yeri gelmişken hemen hatırlatayım; bilindiği üzere, 7104 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 178 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 06/04/2018 tarih ve 30383 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun ile serbest muhasebeci mali müşavirler meslek insanı karşıt inceleme yetkisi ve KDV iade raporu yazma yetkisi almıştır.

Bu yetkiyi kullanabilmesi ise T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı ‘nın elinde olup, Bakanlık hala konuyla ilgili şekil ve şartları hususunda bir uygulama tebliği ve veya yönetmelik ortaya koymamıştır.

Bu yüzden 3568 sayılı Kanun’un 8/A maddesine göre Bakanlık yetkisinde olan çıkarımları yapmadığı müddetçe muhasebe meslek insanları Katma Değer Vergisi iade raporu düzenleyemez. 

O halde yapmamız gereken konuyu yatırmaktansa, hayata geçirmenin yollarını aralamaya gayret etmeliyiz.

Yine bir başka bir yararlı durumdan hatırlatma yaparak; serbest muhasebeci mali müşavirlere saygınlık ve değer katacak, aynı zamanda Bağımsız Denetimi de yakından ilgilendiren bir standarttan bahsetmek isterim.

Bağımsız Denetim Standardı 315 – İşletme Ve Çevresini Tanımak Suretiyle “Önemli Yanlışlık” Risklerinin Belirlenmesi Ve Değerlendirilmesi. Bunun konumuzla ilgisini ilk bakışta kuramadığınızın farkındayım.!
Fakat eğitim ve seminerlerimizde bahsettiğimizi katılımcılarımız hemen hatırlayacaktır.

“Bu Bağımsız Denetim Standardı (BDS), denetçinin işletmenin iç kontrolü dâhil işletme ve çevresini tanımak suretiyle, finansal tablolardaki “önemli yanlışlık” risklerini belirleme ve değerlendirme sorumluluğunu düzenler.”

İş bu standart düz olarak ele alınıp okunduğu vakit, pek de bir çıkarım elde edilemeyebilir. Ve fakat üzerine düşünülmeye başladığımızda ön görülerimizle yüksek muhasebeye giden yolun, aynı zamanda Ülkemiz mali idaresine büyük katkı sunacağı ortaya aşikâr etmektedir. Biz bize konuşur gibi sohbete devam ettiğimiz varsayımından, şirket rasyolarının içler acısı olduğu gerçeğine çıkıyoruz. Esaslı bir incelemenin yüksek istatistikle nerelere varacağını tahayyül etmek dahi istemeyiz.

Bu sebepten dolayı, serbest muhasebeci mali müşavirlerin kendi müşterileri için düzenledikleri mali tabloların BDS315 Standardı dayanak alınarak bir başka serbest muhasebeci mali müşavir tarafından denetlenerek, mali tabloların onaylanması mutlak olarak ele alınarak hayata geçirilmelidir.

Hem yeni iş sahası olanakları açısından hem de meslek insanı istihdamı için önemli bir iş kapısı olacağına kanaatim yüksektir.

Değerlendirilmesi kuşkusuz Ülkemiz ve muhasebe meslek insanı yararına olacaktır.

İşte bu bakımdan da ele alacak olursak, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumundan gerçeğin altı çizilerek rapor hakkı verilmesi önemli bir gelişmedir. Diğerleri de.

Ve fakat işin gereği olarak raporu hazırlarken ve diğer yaptığımız işlerde olduğu gibi temkinli ve hassas olmak zorundayız. Ki, haksız veya fazla ödeme başlıklı Madde 19 da ise hiç yabancı olmadığımız bir durum söz konusudur;

“(3) Mali müşavirin yanıltıcı bilgi vermesinden dolayı kuruluşa yapılan haksız ve fazla ödemenin TÜBİTAK tarafından anlaşılması halinde, söz konusu desteğin geri alınması sürecinde mali müşavir kuruluşlarla birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.“

Diye Mali Müşavirlere atfedilen bu duruma azami dikkat göstermemiz lehimize olacaktır.

Sonuç olarak;

Şimdi meslek mensupları açısından önemli olduğunu kabul ettiğimiz bu tür kazanımlar, aynı zamanda serbest muhasebeci mali müşavir uygulama alanlarının da genişletilerek, psikolojik rahatlık sağlanması da ayrıca algı yönetişimi açısından manevi tutarlılığı olan bir olgudur.

Geleceğin vergi hukuku ve mali denetim üzerinden yürüyeceği varsayımı ile meslek insanlarına rapor yazabilme alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir. Elektronik kayıtlamanın öne çıktığı konjonktür, tabi olarak dijitalleşmenin zorlama olarak dayatması sonucudur.

Uzun yıllar var ki, mesleğin yenilikler dünyasında eriyerek yok olacağı üzerine gevezelikler edilerek heba edilmiş, ileri muhasebe teknikleri ile geleceğin muhasebesi üzerinde tartışılmamıştır.

Önümüzde ufukların açılarak sanki bir başka boyut ya da boyutların, yenidünya düzenine uyumlu muhasebe sertifikaları ile uzmanlık üzerine organize olacağı, şüphesiz kaçınılmazdır.

Amerika ve Avrupa tüm bu çalışmalara çok önceden başlamış ve birçok otonom hak ve hukukunda ilerlemeler sağlanmıştır. Dar kapsamlı lokal denemeler de yüksek başarılar elde edilmiştir.

Aydınlık yarınlar için;

“Devletimize güveniyoruz, Devletimizin yanındayız.”

Saygılarımla. 23 Temmuz 2020

Selahattin İPEK

Bağımsız Denetçi

bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak:

—Türkiye Bilimsel Ve Teknolojik Araştırma Kurumu Teknoloji

Ve Yenilik Destek Programlarına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik

Yapılmasına Dair Yönetmelik

https://www.resmigazete.gov.tr/…/2020/07/20200718-4.htm…
Bağımsız Denetim Standardı 315
—1982 Anayasası

YENİDÜNYA DÜZENİ: HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞU YER

 

GİRİŞ

İçinde seyir halinde bulunduğumuz zaman; iş tarafları arasındaki tüm işlemlerin dijital biçimde yapıldığı, giderek otomatik olarak oluşturulduğu ve gerek iş gerek ise Bilişim Teknolojileri işleme perspektiflerinden gerçek zamanlı ekonomi olarak tamamlandığı bir ortamdır.
İşletmeler, kamu sektörü ve vatandaşlar için bu ortam; örneğin siparişlerin, sipariş onaylarının, faturaların ve ödemelerin gecikmeden sistemden sisteme aktığı anlamına gelir.

Bu, elektronik arşivleme, elektronik defter tutma ve otomatik muhasebenin daha da ileriye doğru gelişimini mümkün kılar.

Genel olarak toplumun yararları hem verimlilik hem de çevre açısından çok büyüktür.
TOPLUMLARIN GÖRME KESKİNLİĞİ AYDINLIK BİR GELECEKTİR

Ekonomide iktisadın, sınırlı varlıkların sınırsız niyetlere karşı yönetişimi olarak dar kapsamlı ele alınışı artık tarihin sayfalarına hafıza kaydı olarak düşülmeye başlanmıştır.

Böyle düşünmemize vesile olan nedir ki? Bakarak görmeye ve gördüğümüzde de iz bırakmaya gayret edelim.

Bugün yaşadığımız bu süreç insanlık kadim tarihinde yine kendisinin oluşturduğu bir takım ufukların göz alabildiğine değil, nano teknolojiler aracılığında ırak sembolizmini sırlayarak çağ içinde çağlar yaşamasına sebep olmaktadır. Daha atak ve tabi olarak daha hızlı bir takım teknoloji getirilerinin müspet varlığında, bu işlerle uğraşanlara büyük ara fark atmaktalar.

O halde bu ilerici hamlelerin bir nevi okunmasına işaret eden dünya çapında organizasyonların varlığından bahsetmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Bilakis, yaratanın dahi kendini bildirme ve bilinmek isteği mevcutlu iken, yenilikçi üretimler ve yeni tasarımlar yapanın da bilinme arzusunu çok kuvvetli olarak tetikleyerek coşkulu hale getirmektedir.

Bu vesile ile dünya milletleri yine dünya fuarları adı altında Expo alanları düzenleyerek geleceğin teknolojilerini hayata sürmeyi amaçlamışlardır. Bu işleri yaparken elbette güçlü olanlar bunu gösterebilecekleri teknolojik gelişimlerini her şekil ve şartta sahaya sürerek bir nevi güç testine de girmeyi ihmal etmiyorlar. Zayıf olanlar ise elbette güçlü olanı taklit edebilmek için adeta alanlarda boy gösteriyorlar.  Ekonomik gelişimlerden söz ederken elbette Elon Musk ‘ın mutlaka anılmasında ve bir örneğinden bahsetmemizde fayda görmekteyim. Yoğun salgın dönemlerinden geçen yerküre; bu duruma düşmeden evvel güçlü emperyal şirketlerin ekonomik icatları ile kıran kırana bir rekabet içindeydiler.

Rekabet, Pandemi döneminde biraz yatay hıza düştü ise de, normalleşmeye geçildiği anda kaldığı yerden daha bir sert olarak devam edecektir. Musk ‘ın Space Exploration Technologies’i (SpaceX), 2002’de kuruldu. Şu anda bu şirketin yani SpaceX roket teknolojisinin yaptıklarını tüm dünya heyecanla, soluksuz takip etmektedir. Firmanın amaçladığı konulardan biri, dünya üzerinde internetsiz hiçbir yerin kalmayacağı projesidir. Yalnız bunlardan önce insanlığın çok iyi bildiği gibi kadim İpek Yolu ’na alternatif bir teknolojik proje olarak düşünülmüş bir kavram, varlık haline dönüşmüştür: HYPERLOOP TECH.
Hyperloop, yolcu ve yük taşımacılığı için geleceğin yüksek hızlı ulaşım projesidir. “Yeryüzünün üstünde veya altında, özel bir ortamın içerisinde bir tüp inşa etmek“ olarak tanımlanmaktadır.

Bu teknoloji harikası ile hem ticari mallarımızı bir yerden diğer bir yere hızlıca yetiştirirken hem de insanların hızlı bir şekilde varmak istedikleri yerlere ulaştırılması düşünülmektedir.

Kısa mesafeli alanlar arasında trafiği rahatlatmak ve hava ulaşımına alternatif olması, mevcut demir yolu ağlarından çok daha hızlı olması sürdürülebilir şehir projeleri içinde tercih edilmesine sebep olmaktadır. Tren vagonları, manyetik kaldırma teknolojisini kullanarak adeta tüpün içinde havada yol alırcasına ilerler. Bu proje hakkında genel bilgi, nette yer almakta olup, meraklıları konuyu inceleyebilirler.
HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞU YER(!)

YENİ DÜZENE ayak uydurmanın zorunluluğuna inanan ve dikkatlerini doğa ve evrenden, insan ve insan zihnine kaydıran yeni düşünürler, SOFİSTLERDİR. Yani Bilgili Kişilerdir.

Neden sofistleri özellikle vurgulayarak, yenidünya düzeninin başköşesine oturttum?  Konuyu açmazından almak lazım.

O halde, yenidünyanın mottosuna bir bakalım. “Her şeyin mümkün olduğu yer. Yani “Tek Dünya Devleti”(E.Musk)

Hemen hemen ilerlemiş dijital dünya teknolojik alt yapısının, bizlere sunumu Birleşik Arap Emirlikleri Dubai ‘de 20 Ekim 2020 Expo ‘sunda gerçekleşmesi planlanmıştır. Pandemi her şeyi alt üst ettiği gibi, dünyanın en büyük etkinliğinin de ötelenmesine vesile olur mu bilinmez? Henüz bir öteleme duyurusu yapılmadığına göre, tarihinde yapılacağı ön görülmektedir.

Expo ‘da ele alınacak konular Kovid-19 diye adlandırılan virüsün, büyüyerek Pandemi ‘ye evrilmesi ile önem kazanmıştır. Öyle ki, düne kadar “özgür dünya” naraları atılarak küresel köy diye dünyayı yönetmeye kalkanlar ve diğerleri kadim tarihte hiç bu kadar aciz konuma düşmemiş ve güçsüzlüğünün farkına varmamıştır. 11 Eylül 2001 Yakın tarihi dengelerin Amerika Birleşik Devletleri lehine değiştiği bir dönemin miladı olarak kayıtlara geçmiştir. Bu defa olan başka bir şey ve kimse üstesinden gelememiştir. Ulusal devletlerin öne çıktığı sınırlarına kapanan ekonomiler ve her yerde istem dışı yenilenme zorunlulukları öne çıkmıştır.

Peki, öne çıkan bu oluşuma Yeni Dünya Düzeni ismi nereden ilham alınarak verildi ki, hakkında söz birliği edilmişçesine kabul görerek gerçekleştirilmesi için gereken uygulamalar yürürlüğe konuldu? Öncesinde stabil yürüyen bir projenin an itibari ile hızlanması, hazırlık aşamalarının çoktan geçilmiş olmasındandır.

Masonlar’ın dini ve ulusal kimliklerin üzerinde bir kimlik inşası için çalışmaları, Rockefeller ve Rothschild ailelerinin, başını çektikleri küresel sermayenin tek dünya devleti projesinin temel dayanağını oluşturuyor. Buradan bakıldığında vatansız, dinsiz, ırksız bir dünya fikrinin köklerinin bin yıl öncesine kadar uzandığı söylenebilir.

Hepsinden önemlisi Yeni Dünya Düzeni kavramı David Rockefeller’a ait. Bir Amerikan dolarının arka yüzündeki piramidin altında yazan o Latince motto: ‘Novus Ordo Seclorum’… (Sabah | Ferhat Ünlü)

Sofistlerin yani bilgili kişilerin neden şimdi Yeni Dünya Düzeni için önemli olduklarını anlayabildik değil mi? Masonik bir yapılanmanın yukarıda belirttiğim üzere yaklaşık bin yıllık bir projeyi gerçekleştirme düşünü, hemen toplumlara anlatmak kolay değildir. İşte burada bilgili insanlara ihtiyaç vardır. Tek dünya devleti uzun ve yorucu bir yolu ifade eder. Kolaylıkla anlatılacak bir proje değildir.

Yeri gelmişken, David Rockefeller’ın şu sözü de projenin açık bir itirafı olarak kayıtlara geçmiştir:
“Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.” (Sabah | Ferhat Ünlü)
YENİDÜNYA DÜZENİNDE TEMEL ALINACAK ALT YAPILAR

Dünya üzerinde varlığını her şeye rağmen devam ettirmeye çalışan halkların bir bütünün vazgeçilmezleri olduğu gerçeği yaşanan salgın ile gözler önüne apaçık serilmiştir. Bu defa yenilikleri hep beraber uyum içinde arayarak elimize geçen fırsatı en uygun ve yararlı biçimde kullanmalıyız. Bütün disiplinler vasıtasıyla elimizden ne geliyorsa insanlık makamının gelişmesi için kullanarak, dünyamızda eksik olan hoşgörü tohumlarımızda bütünleşmeliyiz.

Bu temenni gibi duran sözcüklerin gerçekleşmesi dileğimi tekrarlarken; toplumlarda şimdiye kadar var olan çatışma ve harplerin temeli konumunda olan, “kaynaklar savaşı” ve “enerji güvenliği” aynı zamanda haksızlık, eşitsizlik gibi birçok yaşam hakkını yok sayan ve veya saydıran mücadeleler boyutundaydı. Bunun yerini , “sağlık güvenliği ve “gıda güvenliği” alacaktır diye ifade etmek isterim.

Mutasyona uğrayan toplumlar, beraberinde insan hayatından toplumsal düzene ve devlet yapılanmalarına kadar birçok şeyi derinden etkileyecek bir yenidünyaya doğru yolculuk etmektedirler. Yol alırken hal ve hareketlerimize dikkat ederek, odak noktamıza bilinçli yürümeli, yolun azizliğinde labirentlerde kaybolmamalıyız.

O halde tüm bu gerçeklikleri de göz önüne alarak temelde neleri düstur etmeliyiz ki, refah içinde birleşerek tek devlet olabilelim?
Temel alınacak alt yapıları esastan başlıklar halinde verecek olsak bunlar neler olabilir bir bakalım?
Detaylarına girmeden ön görünüze sunmak istiyorum.

  1. Sürdürülebilirlik
  2. Üç Boyutlu Baskılar
  3. 5 G Teknolojisinin hemen hemen tüm dünyada kullanılması
  4. Artıkları yani tüm çöpleri hazineye dönüştürecek teknoloji
  5. Açlığı Giderecek Süper Pirinç

Dolayısıyla yukarıda sayılan edimler, maddeler halinde daha da genişletilebilir. Akıllara algı yapan ise, “Her şeyin mümkün olduğu yer“  gerçekten bir düş müdür? Ya yoksa ufak tefek fireler verilerek, dünya coğrafyasında kırılmalar yapılarak makul birkaç devlete mi dönüşür? Kesinlikle ordu düzeninin olmayacağı devletler varsayılsa bile, Tek Devlet ordusuz olarak düşünülemez lafzından hareketle imparatorluk ve veya totaliter bir rejimle mi yönetilir? Belki bilinmez… Lakin bin yıl öncesinden başlayan bu rüya,
2070 ‘lerde bir ihtimal gerçekleşeceği kabul görse de kendi tarihinde gizemli yolculuğuna devam etmektedir.

Sonuç olarak;
Yeni Dünya Düzeni ‘nin temelinde Tek Devlet olması münasebeti ile barışın tavan yaptığı ve orduların kalktığı bir sistem güzel olurdu. Herkesin sosyal güvencesinin olduğu huzur içinde gelecek korkusunun bulunmadığı, kimsenin birbirini ötekileştirmediği Yeni Dünya Düzeni ve onun rüyası Tek Devlet… ŞİMDİLİK ASKIDA(!)

Saygılarımla.

Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com

Mesleğimizi Seviyoruz, TÜRMOB ‘un Yanındayız.

İşyerlerinde Sancılı Dönem: İş Güvenliği Uzmanı ve İşyeri Hekimi Çalıştırılması

 

 

Ülkemiz, kendi düzlemi genelinde son yıllarda birçok alanda değişerek gelişmeye yönelik yüzü ile geleceğin parlayan yıldızı olmaya namzettir. Sekteye uğratan manilerden biri dünyanın gelmiş geçmiş en büyük virüs salgınlarından olan COVID-19 vakasını yaşıyor olmamızdır. Elbette küresel sistemin tamamına yaptığı hasardan hareketle, Pandemi kabul edilen bu salgından bizde ülke olarak nasiplenmiş bulunmaktayız. Zaten temeli henüz oluşmaya başlayan bir ekonomik kültürün, bu kaos karşısında yapabileceği fazla da bir şey olmadığı gibi, üretimin dip yaparak karanlığa sürüklenmenin an meselesi olduğunun farkında olmalıyız.

ELEKTRONİK BELGE SİSTEMİNE GEÇİŞİN MİLADI KAOS OLDU 

Şimdiye kadar süreklilik gösteren yaşam standartlarımızın değişime uğraması ile birey merkezli hayatların bulutların(!) üzerinde gezinmesi başkalaşmaya ön ayak olmuştur.

Hali ile Devlet ‘de bundan nasibini alarak, değişime gitmiş ve birçok alanda olduğu gibi, konumuzu ilgilendiren mali ve sosyal güvenlik sisteminde önemli kararlar almıştır.
Elektronik kayıtlamaya geçiş bunların başında gelmektedir. Dünyanın sayılı en iyi internet alt yapısına sahip Devletimiz ‘in bu sebeple tüm bürokrasi ve iş âleminde elektronik belge sistemine adım adım geçişi kolay bir iş değildir. Pandemi döneminde bu çok daha zordur.

Dolayısıyla 01 Temmuz 2020 miladı ile Devlet, vergi alt yapısını kökten değiştiren elektronik belge düzeni ile eş zamanlı olarak iş kazalarının en aza indirgenmesi için geçiş çalışmalarını hızla sürdürürken; var olan yapıya uygulanan yamalar da dâhil, birçok değişikliğe tanıklık etmemize sebep olmaktadır.  Yılda ortalama 1600-1900 arasında olan iş kazalarının önüne geçmek için çıkarılan 6331 sayılı Kanun buna örnektir.

İŞYERLERİNE GETİRİLEN İŞ GÜVENLİĞİ UZMANI VE İŞYERİ HEKİMİ ZORUNLULUĞU

01 Temmuz 2020 Tarihi aynı zamanda işyerlerinde de çok önemli bir sorumluluğu işveren veya vekiline işaret etmektedir. İşyerlerinde alınacak güvenlik önlemleri ile hem can hem de mal kaybını önleyebilmek adına taraflara, iş kazalarının sonlandırılması için önemli bazı yeni görevler yüklemektedir. Haliyle bu durum daha çok işveren sorumluluğu taşımaktadır.

Dolayısıyla uygulanması uzun zamanlardan bu yana ertelenen Az Tehlikeli iş kolu çalışanları ki, bunlar 10 kişiden az işçi çalıştıran her işletme, aylık işyeri hekimi ve İs Güvenliği Uzmanı hizmetini alarak, yasayı yerine getireceklerdir.

Peki, bu hizmeti alırken nelere dikkat edilmesi gerekiyor?

“6331 sayılı Kanun, kamu ve özel sektöre ait bütün işlere ve işyerlerine uygulanmakla birlikte bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekilleri, çırak ve stajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanları kapsar.” Anılan düzenleme kapsamında olmayan yok mu? Diye sorduğunuzu tahmin ediyorum.
Elbette ilgili yasa incelendiği vakit kapsama alanı dışına çıkarılan bazı durumlar var.
Bu sorguya yine Kanun ‘dan alıntı yaparak cevap vereyim;
“Fabrika, bakım merkezi, dikimevi ve benzeri işyerlerindekiler hariç Türk Silahlı Kuvvetleri, genel kolluk kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının faaliyetleri, afet ve acil durum birimlerinin müdahale faaliyetleri, ev hizmetleri, çalışan istihdam etmeksizin kendi nam ve hesabına mal ve hizmet üretimi yapanlar ve hükümlü ve tutuklulara yönelik infaz hizmetleri sırasında, iyileştirme kapsamında yapılan iş yurdu, eğitim, güvenlik ve meslek edindirme faaliyetlerinde çalışanlar anılan düzenleme kapsamında değildir.”

Şimdi düzenleme kapsamında olmadığı açıkça belirlenmesine rağmen akla takılan önemli olan bir hususun altını çizerek, anlatımıma devam etmek istiyorum. İş âleminde genellikle kafaları meşgul eden ve uygulama alanında belirsiz gibi görünen örümcek sorulardan birine cevap vermeye çalışayım. Nedir bu? Bakalım.
Ev hizmetleri,
Çalışan istihdam etmeksizin kendi nam ve hesabına mal ve hizmet üretimi

yapanlar kapsama giriyorlar mı? Kanunun yol göstericiliğinde anlıyoruz ki, düzenleme kapsamında değillerdir.  

Bildiğiniz üzere, 7033 sayılı Torba Kanun ile 633l sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi çalıştırma yükümlülüğü, az tehlikeli işyerlerinde 01.07.2017’den 01.07.2020 ’ye ötelenerek, yürürlüğe girmiştir.

O halde burada 01 Temmuz 2020 tarihinde uygulaması başlayan az tehlikeli işyerleri sınıfına giren tüm işyerlerinde artık işçi sayısına bakılmamasıdır. İşaret edilen tarihte iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekiminin çalıştırılması artık zorunludur. Dikkat edilmesi gerekir.

 İşyeri tehlike sınıflılarına göre İsg profesyonellerinin (işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve diğer sağlık personeli) asgari çalışma süreleri:

 İSG PROFESYONELLERİ

AZ TEHLİKELİ SINIF İŞYERLERİ İÇİN

TEHLİKELİ SINIF İŞYERLERİ İÇİN

ÇOK TEHLİKELİ SINIF İŞYERLERİ İÇİN

İŞ GÜVENLİĞİ UZMANI İşçi başına ayda 10 dk. İşçi başına ayda 20 dk. İşçi başına ayda 40 dk.
İŞYERİ HEKİMİ

TAM SÜRELİ İŞYERİ HEKİMİ ÇALIŞTIRMA SINIRI

İşçi başına ayda 5 dk.

2000 İşyeri Çalışan Sayısı

İşçi başına ayda10 dk.

1000 İşyeri Çalışan Sayısı

İşçi başına ayda 15 dk.

750 İşyeri Çalışan Sayısı

DİĞER SAĞLIK PERSONELİ SADECE ÇOK TEHLİKELİ SINIFTA YER ALAN İŞLETMELER İÇİN SAĞLIK PERSONELİ ÇALIŞTIRILMASI ZORUNLUDUR.
10-50 kişi: çalışan başına ayda 10 dk(1.1.2016’da 10 ila 49 çalışanı olan işyerleri çalışan başına ayda en az 10 dakika50-248 kişi: çalışan başına ayda 10 dk(01,01,2016’da 50 ila 249 çalışanı olan işyerleri çalışan başına ayda en az 15 dakika)250 ve üzeri:  çalışan başına ayda 15 dk.(01.01.2016’da 250 ve üzeri çalışanı olan işyerleri çalışan başına ayda en az 20 dakika)

Bu arada hatırlatmakta yarar var; İş Güvenliği Uzmanları TAM SÜRELİ çalıştığı işyeri dışında fazla çalışma yapamazlar.

“Devletimize güveniyoruz, Devletimizin yanındayız.”

Yüce Devletimiz, Pandemi sırasında ve sonrası dünya ile beraber ağır ekonomik yükümlülüğünü en olağan şekli ile yerine getirebilmek gayretinde birçok önlemler almıştır. Vatandaşının yanında el ele vererek tüm bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışmış, çalışmaya da devam etmektedir. Elbette Büyük Devletimiz ‘den isteklerimiz her zaman olduğu gibi; milyonlarca çalışanı ve işyerlerini ilgilendiren bu yükümlülük dolayısıyla da olacaktır. İşyerleri için ağır olacak bir yükün, olağan olmayan şartlardan geçtiğimiz şu günlerde, ertelenmesi gerektiğini, iş piyasaları şiddetle talep etmektedir. Makul bir zaman daha ötelenmesi yerinde olacağı gibi, işyerlerinin toparlanma gayretinde zaten yerine getirilemeyecek bir uygulamadan ceza alınması da Mükellef grubunu İdareden uzaklaştırarak maliyetten kurtulabilme adına kayıt dışına yani vergi dışına atacaktır. Ön görülemeyen bir gelecek üzerine cebri icra ile sonuçlanacak uygulamalarda bulunmak, Devlet anlayışı ile bağdaşmaz kanaatindeyim.

Birkaç yıldır ertelenerek uygulamaya geçirilemeyen bu yükümlülüğü yerine getirmeyen veya getiremeyen işyerlerinde, her iş sağlığı ve güvenliği profesyoneli için (işyeri güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi) 11 bin 735 TL idari para cezası söz konusu olacak.
Üstelik aykırılığın devam ettiği her ay için bu idari para cezası uygulanmaya devam edecek.

Ayrıca;

1- İş güvenliği uzmanı ve veya işyeri hekimi görevlendirmeyen işverenlere, görevlendirmediği her bir kişi için 3.516,00 TL, olmak üzere ve aykırılığın devam ettiği her ay için aynı miktarda,

2- Görevlendirdiği kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşların görevlerini yerine getirmeleri amacıyla araç, gereç, mekân ve zaman gibi bütün ihtiyaçlarını karşılamayan işverenlere, 3.516,00 TL tutarında,

3- Görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluş tarafından iş sağlığı ve güvenliği koordinasyonu sağlamayan, çalışanların sağlık ve güvenliğini etkilediği bilinen veya etkilenmesi muhtemel konular hakkında, görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşları, başka işyerlerinde çalışmak üzere kendi işyerine gelen çalışanları ve bunların işverenlerini bilgilendirmeyen işverenlere, her bir ihlal için ayrı ayrı 3.516,00 TL  tutarında,

İdari para cezası uygulanacaktır.

Sonuç olarak, yukarıda verdiğim idari para cezalarının ne kadar ağır olduğu ortada iken, yapılan bir düzenleme ile isteyen işveren bakanlığın açtığı eğitimler neticesinde alacağı işveren vekilliği sertifikası ile İş Güvenliği Uzmanlığı hizmetini kendi işyeri ile sınırlı olmak üzere üstlenebiliyor. Ki bu durum maliyetleri en aza çekmek adına şüphesiz çok önemli bir unsurdur. Ciddi olarak işverenlerin bu durumu değerlendirmelerini öneririm. İşyeri hekimliği ile ilgili işlemleri de aile hekimleri aracılığıyla alabilirler.

İş kazalarını mümkünse tamamen yok etmeye yönelik ve fakat işverenler için ek maliyetle bir külfete dönüşecek İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uygulanma başlangıcı bir kez daha önceden olduğu gibi ötelenerek, makul bir tarihe uzatılması yerinde ve isabetli olacaktır.
Bu zorunluluğun doğru zamanlama ile yürürlüğe girebilmesi için başta Mali Müşavir ve Yeminli Mali Mali Müşavir Odalarının talepleri neticesinde üst birliğimiz olan TÜRMOB ‘un gerekli çalışmaları yapacağına olan inancım sonsuzdur.

Mali Müşavir ve Yeminli Mali Müşavirler olarak Ülkemizin geleceği için her türlü fedakârlığa hazır olduğumu(z), geçirdiğimiz süreçte ispatlanmış gerçekliktir.

Mesleğimizi Seviyoruz, TÜRMOB ‘un Yanındayız.

Kaynak:
-633l sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu
-01.07.2020 Tarihinden İtibaren Az Tehlikeli İşyerinde
İş Güvenliği Uzmanı ve İşyeri Hekimi Çalıştırmak Zorunludur_ Ahmet Ağar (muhasebetr.com)

10.07.2020

Bu Yazı Muhasebetr.com Sitesinde Yayınlanmıştır.

YAŞ ALMIŞ BİLGE İNSANLAR ARAMIZDALAR: “ATLARINA BİNİP GİTMEDİLER”

 

Dünya Sağlık Örgütü tarafından 12 Mart 2020 tarihinde ‘Pandemi’ olarak duyurulan ve ülkemizde de etkilerini gösteren Covid-l9 salgını kapsamında bir süredir idare tarafından alınan önlemlere halkımızın uyum sağlamaya çalıştığına tanık olmaktayız. Maalesef bu çerçevede ne kadar başarılı olunduğu konusu tartışmalıdır.

Coronavirüs (Covid-19) salgını toplumu derinden etkileyerek, dünya üzerinde yine yeni bir yaşam biçiminin şekil ve şartlarının iyileştirilmesine vesile olmuştur. Bu vesile ile hükümet eden idare birçok mali ve idari tedbirleri hayata geçirerek, zarar yükünü en aza indirilmesine çalışmaktadır.
İnsanlar bu gibi kaotik zamanlarda içlerine yani kendi korkularına yürürler. Bu durum oldukça doğal ve de insanidir. En muteber hak olan yaşamak normu üzerine kaygılarını dile getirirler.

Öyle ki gelecekleri hakkında öngörüsü olmayan insanların gölgeleri tabi olarak büyür. Bir bakıma üst başlıklar olarak doğaüstü olaylar, güvenlik ve sağlık endişesi insanın üstesinden gelemediği her güç karşısında, kadercilik hizasında saf tutmasına neden olmuştur.

Dolayısıyla izah edilemeyen ve önleyici tedbirlerin alınamadığı bu olağan dışı durumlar insanın tür olarak da her halükarda korku ile dizayn edildiğine işaret etmektedir. Bu defa korku; güvenlik adı altında her yerde küresel niteliklere bürünerek ortak biçimsellikte ve hissettirilmeden rejimlerin insanları kontrol etmesi hak ve salahiyetinin mührü olmuştur.

DÜNYA EKSENİNDE YALPALIYOR

Öyle ki toplumlar, dünyanın 2019’u geride bırakarak 2020 yılına girdiği yeni yaşında bilindiği üzere çok çeşitli ve büyük sorunlarla uğraşmakta idi. Bir nevi Milattan Sonra 2020’nci yaşına girdiğinden bu yana seller, depremler, yangınlar, insani krizler, toprak ilhak planları, küresel eylem veya protesto hareketlerinin tamamı arka planda kaldı. Bunun en önemli sebebi ise dünyamızın bahse konu olan salgının etkisinde kalarak, küresel krizin tetikçisi olarak gündeme oturmasıdır.

Artık gündem her halükarda Coronavirüs olarak tüm dikkatlerin çekildiği bir salgının maddi ve manevi öne çıkan gelişmelerinden ibarettir.

Ülkeler lokal olarak aldıkları tedbirler çerçevesinde kapalı ekonomiye geçiş yapmak zorunda kalacakları tasarruflardan, seyahat özgürlüklerinin kısıtlanması ve bir çok önlem silsilesinde bu Pandemi belasından kurtulabilme yollarını aşındırmaktadırlar.

‘EVDE HAYAT VAR’
Küresel dünya ile beraber Ülkemiz de gerekli çalışmaları ciddiyetin farkındalığında Devletimizin en üst kademesinden başlayarak tüm kanallarında sağlıklı biçimde yürütmektedir.

Elbette ortada büyük bir sorun olarak kabul edilen salgın hakkında alınan tedbirler her bir kesimi yakından ilgilendirerek, ekonomik ve mali disiplin üzerinde büyük etkilere sebep olmuş; sürecin devam etmesi münasebetiyle negatif seyir artarak geleceğimizi tehlikeye sokmuştur.

Tüm toplumlar eş zamanlı olarak “Evde Hayat Var” sloganıyla evlere hapsolmuş ve hayatı eve sığdırmamız gerektiğinin altı çizilmiştir. Verilmek istenen mesajın yerini bulduğu gibi, tersine hareket edenlerin bunu canı pahasına yapmamaları istenmiştir.

Covit-19, dış dünya ile temassız ve gerektiğinde sosyal mesafe diye tabir edilen mesafeli yaklaşımlar çerçevesinde malum mücbir sebep veya direk genelgelerle günlük yaşamı yavaşlatarak yaşam hakkının ev hali ile sınırlanmasına neden olmuştur.

Bundan dolayı hükümet eden güç; bir dizi tedbirler çerçevesinde insanları sokağa çıkma yasağı da dahil salgına karşı koruma tedbirlerini yürürlüğe koymuştur.

Devletimize güvenerek, bilhassa, Devletimizin yanında olmalıyız.”

Bu tedbirlerden biri de, 65 Yaş ve Üstü ile Kronik Rahatsızlığı Olanlara Sokağa Çıkma Yasağı Genelgesi ‘nin yayınlanmış olmasıdır. 21 Mart saat 24.00’den sonra ikametlerinden dışarı çıkmaları, açık alanlarda, parklarda dolaşmaları ve toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sınırlandırılarak sokağa çıkmaları yasaklandı.

Türkiye genelinde bu yasağa uymayanlara 3 bin 150 TL para cezası uygulanmaktadır. Yasak; Türk Ceza Kanunu’nun 195’inci maddesinde yer alan “Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, 2 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” ibaresine dayanıyor.

İçişleri Bakanlığı’ nın bu genelgesinde yer alan 65 yaş ve üzeri kamu görevlileri, belediye başkanları, sağlık çalışanları ve eczacılar sokağa çıkma yasağı kapsamından çıkarılmıştır.

09.04.2020 Tarihinde ise Özel Gereksinimi Olan Çocuk ve Gençler Genelgesi ile sokağa çıkma yasağı kapsamını genişletmiştir.

Ancak, 20 yaş altı uygulanan yasak Covit-19 tehlikesinin genelde belirli yaşın üzerindekilerde fazlaca kendini göstermesi açısından o kadar göze batmamış, projeksiyon çevrilmesine gerek duyulmamıştır. Bu grupta çalışarak evine ekmek götürmek zorunda olanlar çalışma belgesi karşılığında izinli kabul edilmekle beraber, diğer çocuk ve gençlerin sıkıntılı durumları yani oyun, park vs. sorunları istisna olarak kabul edilmiş kanaatindeyim.

YAŞ AYRIMCILIĞI (AGEISM)

Covid-19 biz dünyalılara daha öğreneceğimiz çok şeyin var olduğunu gösterdi. Şimdi hemen itirazları duyar gibiyim. Ancak sizlerin bakış açısı ile bakmak yerine ters bakış açısında farkındalık alanlarını askıya almak istiyorum. Öğrenmemiz gereken en önemli unsur ise dünyada toplumların birbirlerini henüz tanımadığı olmalıdır. İşte bu Pandemi salgını bize bireye doğru olan yolculuğumuzun aslında tüm kalabalıklar ile mümkün olacağını göstermiştir. Bu salgını def etmek havaslar ile avamlar arasında bir mücadele değildir. Topyekün dünya insanlarının mücadelesidir. Zengin ulus, fakir ulus kavramlarının aslında ne kadar boş birer sınır çizgilerinden ibaret olduğu apaçık ortadadır. Salgın sonrası tek bir dünya devleti konuşmalarının az da olsa yapılabilmesi manidardır. Kapalı ekonomilere geçiş varyasyonları, seyahat özgürlüklerinin kısmen kısıtlanması, gıda alışkanlığının değişmesi, sosyal mesafe kültürünün yerleşmesi, doğru bildiğimiz yanlışların bu kertede yok edilmesi ve doğrularının öğrenilmesi, el ve ev becerilerinin yine yeniden kazanılması, aile figürünün tekrar aynalanması gibi birçok yeni alışkanlıklara yelken açacağımız kesindir.

Sorgulama yapılması gereken o zaman, bu zamansa eğer, sormak isterim; kim kendi içlerine doğru bir yolculuğa çıkar?

Saf ve temiz insani varlığımızla sağlam mefkûremizi kendi kendimize terazi edelim. Bir bakalım oturduğumuz yerlerden kalkarak kendi yolculuğumuza.

Aynaya bakalım lütfen.

Ne görüyoruz? Görmüş olduğumuz Tanrı’nın bizi yarattığı hali değil midir?

O halde bizler gelmiş olduğumuz bu dünyanın nefes alma hürriyetine sahip eşitleriysek, yaşam hakkımızı hiçbir şey düşünmeden ve beklemeden yaşamalıyız. Yaşama hakkımız var olduğundan hayata inat yaşamalıyız.

Fakat insanın her istediğinin mümkün olmadığı gibi bir anı da bir anına uymaz. Temel hak ve özgürlükler elimizden bazen cebren gidebilir. Tıpkı 65 yaş üzeri insanlarımızın salgına karşı daha dirençsiz olmalarını kabul ederek sokağa çıkma yasağına uymalarını istememiz gibi. Bu uygulama yaşlılarımıza yani toplumun hafıza kartlarına, bilge insanlarına virüs tehlikesinden korumak iyi niyeti ile yapıldığı varsayılırken aslında bir taraftan da “yaş ayrımcılığına” çanak tutuğumuzun farkında değiliz. Kaş yapayım derken çıkardığımız gözün farkında değiliz.

Yaş ayrımcılığı; çok özet tanımı ile kişi ve grupların yaşlarından ötürü dışlanmasıdır. Genç ve yaşlıları içine alan önemli toplumsal etkisinin varlığı da yaşçılık denilen bu kavramı daha bir gizemli hale getiriyor.
Bu tanıma genişlik verebiliriz. Mesela Dijital yaş ayrımcılığı, ırkçılık, siyaset, Brexit gibi.

Bunların en dışında blok olarak görülmeyen bir mücadele türünde yer alan sokakta kalmış yaşlılar, emekli maaşıyla geçinemediği veya sosyal bir güvenliği olmadığı için 65 yaşın üzerinde olmasına karşın çalışmak zorunda olanları da bu sınırlandırma kapsamında görmek mümkündür.

Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındalığında şunu bilmenizi isterim ki, yavaş şehirlerin yarattığı huzur evi sükûneti kıvamında, yaş almış insanları uzaklaştırmak üzerine odaklanıyoruz.

Şimdiye kadar ortada olan ve fakat kimsenin sahip çıkmadığı yaş ayrımcılığı, hayatımızın içinde ve devamlı olarak onunla yaşayarak alışmaya çalışıyoruz. Yaş almış bu bilge insanlar çok değil daha yarım asır önce aslında daha da hızlı olan hayat standartlarını pek de alışık olmadıkları dijital devrim diye tabir ettiğimiz günümüzde albümleştirerek rafa kaldırmak zorunda kaldılar. Toplumun hafıza kartları olan bildiğim bu yaşlı bilgelerin uyum sorunları mı var? Elbette var. Evet.

Ve fakat devşirerek boyutu geçenlerin böyle bir sorunları yoktur. Öğrenerek zamana kafa tutup, o zamanı harcamaya devam etmektedirler; zaman onları harcamadan. Yaşçılık onları teğet geçmekte.

“KURBANI SUÇLAMA” TEHLİKESİ

Covid-19 salgını tedbirleri çerçevesinde ele aldığımız vakit, yaşa bağlı olarak ayrımcılığı ileri sürmemeliyiz. Ya yoksa bu salgının faturasını, bir takım istatistiksel sonuçlara bağlamamız başka bir kırımı doğuracaktır. Nedir o peki? Anlamaya çalışalım…

Salgında ölenlerin büyük çoğunluğunun yaşlılardan oluştuğu algısı verilmeye çalışıldı. Burada zımni olarak “kurbanı suçlama” boyutuna giriyoruz belki. Fakat her dışarda gördüğümüz aslında canı sıkılıp gezen, dolaşan, kahve kültüründe yahut cami avlusunda veya evlatlarına, torunlarına eşlik edenler değildi. Türkiye gerçeğinde asıl üzerinde düşünülmesi gereken ülke olarak bizim sosyal sistem ve yaşlı algısını halletmemiz gerekir. Ekonomik olan bu sistem sorunsalında geçinemeyen yaşlılar gün be gün yoksullaşarak ekmek kavgasına düştüklerini çok iyi bilmekteler. Hatta evlatları ve torunları ile yaşam mücadelesi verirken dinlenmeleri gereken yaşlarında hala çalıştıklarına tanık oluyoruz.

Bugünlerin bize göstermiş olduğu bir algı daha var ki, yaşlı insanların sanki evde kalması gereken, tabirimi mazur görün ölümü bekleyen işe yaramaz insanların çalışmaması söylemi, nefret ve öfkenin ayrımcılığa dönüşme riski tehlikeli ve sakıncalıdır.

Bu insanları çalışan listesinden silmeye kalkmak olmaz. Çalışmazsa emekli maaşının giderlerine yetmeyeceği ortada iken sokağa çıkarmamak konunun ruhu ile çelişmektedir. Kurbanı suçlamadan evvel her örgütlü toplumun yapması gereken faziletle, kendi üyelerine sahip çıkarak, sosyal anlamda yani, her türlü olağan veya olağanüstü zamanlarda o yaşlanmış üyelerine vefa borcunu ödemeleri gerekmektedir.

SOSYAL DAYANIŞMA AĞLARI OLUŞTURMALIYIZ

Sivil toplum örgütleri aracılığı ile ki, devletin oluru ve izni dahilinde devletle el ele vererek toplumun her kesimine yurdun her kıyı, köşesine ve de dört bir tarafına ulaşarak ihtiyaçların dayanışma ruhunda halli esastır.

Meseleyi biraz daha içselleştirerek devam etmek istiyorum. Şahsım olarak otuz yedi yıldır bu meslek ile hem hal olduğumdan kendimi ait hissettiğim Mali İdare sistemi üzerinden ilerlemek istiyorum. Mesleğimle alakalı Serbest Muhasebeci Mali Müşavir Odaları, Yeminli Mali Müşavir Odaları ve elbette üst birliğimiz olan TÜRKİYE SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLER VE YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLER ODALARI BİRLİĞİ(TÜRMOB) bünyelerinde, herhangi bir olağanüstü durumda organize olabilecek bir üst kadro ve pratiği yerine getirebilecek lokasyona göre değişebilir 10 – 20 kişiden oluşan timler kurabilirler.

Peki, bu düşünce Sivil Toplum Kuruluşlarının seçim arifesinde taraftarlarına sunduğu ve bu sebeple göstermelik oluşturdukları komitelerinin ötesine geçebildi mi?

Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Bence de hayır. Çünkü bu Pandemi salgınında da gördük ki, koca koca odalarımız ihtiyaç sahibi olanlar karşısında ve yaşlı üstatlarımızın çığlıklarını duymamış ve büyük çoğunlukta bir şey yapamamışlardır.
Hak teslimiyeti açısından bazı odalar ve temsilciliklerin yaptıklarını ve yardımlarını da ifade ederek minnetlerimi sunuyorum.

TÜRMOB ‘un Elazığ Depreminde göstermiş olduğu performans, Covit-19 Pandemi salgınında biraz sönük kalmıştır. Değerli Başkan Sayın Emre Kartaloğlu sürekli medya ve sosyal ağ vasıtasıyla mesajlar vermiş ve bilgilendirmeler yapmıştır. Bu aydınlatmalar belki yetmez ama, “evet” olması gereken de örgütlenmenin ön görülerek yapılmadığı hazırlıksız bir zamanda, ancak bu kadar olabilirdi.
Bilmediğim ve göremediğim başkaca bir çaba ve gayret varsa kendilerine ve TÜRMOB Yönetim Kurulu ‘na teşekkürlerimi borç bilirim. Ki bilgilendirme eksikliğini de saklı tutuyorum.

Birliğimizin olağan ve olağanüstü zamanlarda meslektaşlarımızın lehine sosyalitesi yüksek bir kurum olarak parlamasını ve yine odalar eliyle meslek insanına değer verdiğini gösterir işaretleri uygulamaya almasını özellikle yıllardır bekliyoruz.
Üst Birliğimiz TÜRMOB gözetiminde odalarımızca kurulmuş SOSYAL DESTEK GRUPLARI olmuş olsaydı özellikle 65 yaş ve üstü ile kronik rahatsızlığı olan meslek insanlarının mağdur olmaması; temel ihtiyaçlarını karşılamak için veya halli gereken işlerinin devamlılığı, sonlandırılması yani kısaca yardım edebilme kanallarımızla gereken her ne ise yapılabilecekti.

Haksızlık etmemek adına bu Sosyal Destek Grubu / Komitesi hiç mi yok? Diye haklı bir serzenişe kapılabilirsiniz. Var elbet…

İyi niyetle ve kalbi olarak çalıştıklarına canı gönülden inanıyorum. Ve fakat hem koordinasyon eksikliği var hem de Covid-19 gibi, öngörülemeyen virüs salgınına mizah olabilecek vaziyetler, ağlanacak halimize güldürüyor açıkçası.
Merak ettiniz ise hemen yazayım. Bir odanın böyle bir alt komitesi mevcut. Evet, bu normal. Normal olmayan ise üst yöneticilerinin 65 yaşın üzerinde olması. Zaten birkaç kişi olan bu komite yine de elinden geleni yapmaya çalışırken, yetmediği aşikardır. O kadar çok iş yükü ile boğuşurken, iş ve angaryaların serhoşu olduğumuz bu zamanlarda işlerini bırakarak yardıma koşamıyorlar. Yardıma koşacakların sayısı iki; diğerleri 65 yaş üzeri. Haa onların sayısı da iki.

Sokağa çıkma yasağı ile beraber bu 65 yaş ve üzeri olan yahut kronik rahatsızlığı olan üstatlar, yaklaşık 40 gündür evlerinde bulunmaktalar. Bunun da birtakım çıkarımları iyi veya kötü anlamda ki, genelde pek de iyi olmayacağı gün gibi ortada- olacaktır. Yasağın sonunda karşımızda olabilecek sonuçlardan birkaçını saymaya çalışayım. Yaşla beraber daha sık görülen “psiko-sosyal yaşam ve kuşaklar arasında bir tezatlık, yaşlı yoksulluğu, aktif yaşlanmanın”(10.Kalkınma Planı-2014-2018) farkındalığı gibi. An itibari ile sokağa çıkma yasağı uygulaması çerçevesinde evinde genel olarak hareketsiz kalan bu insanların neler yaşadıklarını hiç sorguladınız mı?
Ben yazıyı kaleme almadan evvel ve yazarken onlarca görüşmem oldu ki, başım ağrıyarak telefonu uçak moduna aldığımı bilirim. Birkaçı şöyle;
Rahatsızlığı olanların tedavi görememeleri -ki, bu durumda korku algısı çok yüksek- tek başına yaşayanların bakımları, yeme, içme sorunları, ev hali bile olsa sosyal mesafe sorunu yüzünden evladını veya torunlarını görememe, her ne kadar iyiliklerine olduğu bilinse de hem eve hem de içlerine kapanarak gördükleri toplumsal bir baskılama huzursuzluğu vs. vs.
Evinde yürüyüş parkuru yaparak(!) kendince salon-masa etrafı-yatak odası gidiş dönüş 25 adımdan 50 adım olan da var 64 adım olan da. Apartmanın veya evinin bahçesi varsa küçük bir alanda volta atan da… Evinde bilgisayarı olmayanın çektiği zorluk da, dışardaki komşunun muhasebecisine veya yeminlisine iş kaptırma korkusuyla taviz veren de. Yanındaki çalışanın bunu fırsata çevirmesini üzüntü ile anlatana ne demeli. Ofisine gidemeyen bu meslek insanının yerinde kimse olmak istemez sanırım.

Biz olduğumuz vakit hiçbir şeyden kaygı duymadan olağanüstü zamanların üstesinden gelebiliriz, beklenilmeyen anda gelen bu mücbir sebeplerin en azından sonrasındaki tedbirleri önceden öngörebiliriz. Birbirimize derman olabiliriz.
Tıpkı şimdilerde yapamadığımız, yapmayı bile düşünemediğimiz durumdan ders alarak bu bilge yaşlıların, odaları ile mutlaka bir köprü kurmaları, ihtiyaçlarını sağlamak için en yakın market ve kuryelerle görüşerek gerekli desteğin verilebilmesinin sağlanması, hatta aile fertleriyle, komşularıyla, destek aldıkları kişilerle iletişim kuracakları bir acil eylem planı yapmanın ne kadar önemli olduğu bilincinde, gerekli çalışmalar için TÜRMOB ‘un harekete geçmesi elzemdir.

Neyse. Sanıyorum biraz duygusal boyuta geçtik. Tekrar ana konumuza dönerek, naçizane buradan meslek insanlarımıza bir güler yüz ve tatlı dille “merhaba” diyecek SOSYAL DESTEK GRUPLARININ kurulmasını, kurulmuşsa da aktif olarak çalıştırılmasını diliyorum ve istiyorum. Cenazesi olana taziye, doğum yaparak bir can dünyaya getirene de merhaba diyerek kutlamak insanidir ve çok da onore eder.

Bu süreçte kesinlikle suçlayıcı bir dille değil, dayanışma ruhu içinde güçlenerek, ayrımcılık ve ötekileştirmeden(özellikle bu kelimeyi seçtim) TÜRMOB ve Odalarımızın etkin bir şekilde ulaşabildiği kadar hayatlara değmesini sağlamaya çalışalım.

MESLEĞİMİZİ SEVİYORUZ. MESLEĞİMİZ VE GELECEK ESENLİK GÜNLERİMİZ İÇİN TÜRMOB ‘UN YANINDAYIZ.

Ayrımcılık ve ötekileştirme lafzını özellikle geçmemin sebebi ise, hala SMMM ve YMM unvan azizliği yapan üstünler var.
Yazık. Meczuplar ne doyduğunu bilir ne de yaşamasındaki anlam ve manayı. Salgın öğretti ki, herkes bir ve eşit;
bir nefes alıyorsun ve fakat o da senin değil, bırakman lazım. Nefesin de sahibi var!

Sonuç olarak;

Ülkemizde uygulanmakta olan yaşlı nüfusa sokağa çıkma yasağı süreci devam etmektedir. En kısa zamanda Pandemi salgının yani Covid-19 vakasının bizleri terk etmeyeceğini görüyor ve onunla yaşıyoruz. Dolayısıyla bu salgın vakasını takip eden erkin bahsini etmeye çalıştığım sebeplerden dolayı insicamı bozmadan hiç değilse birkaç saatlik yürüyüş yapılabilecek iznin verilmesi, yaş ayrımcılığının yapılmaması, kurbanın suçlanmaması, etiketleyici söylemlerin yapılmaması çok önemlidir.
Bizlerin bu bilge üstatlarımıza ihtiyacımız var.
Bir an tersini düşünelim…
İnanın, kötücül yaklaşımlar hukuki metinlerden daha büyük sonuçlar doğurabilir.

” Vicdan, insanın içindeki Tanrı ‘dır. ” (Victor Hugo)

Saygılarımla.30.04.2020

Selahattin İPEK
Sorumlu Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

İŞVEREN TARAFINDAN ÖDEMELİ ”Özel Sağlık Sigortası” MUHASEBE KAYITLARI

İşveren tarafından ödenen özel sağlık sigortası primi pek de alışık olmadığımız bir durumdur. Bir şekilde

istihdam edilen personele ait özel şahıs sigorta primleri, şirket tarafından ödendiği takdirde ücret matrahının tespitinde indirilebilir mi? Bu husus ne yazık ki çok ortada bir konu olmaması sebebiyle, mali sistem içinde teorik olarak yer almasına rağmen, Tek Düzen Muhasebe Sistemi ‘nde kayıt düzeni açısından bilgiye muhtaç konu olarak karşımıza çıkar. Konu hakkında detayda boğulmadan, aktarmaya çalıştığım görüşüm aşağıda yer almaktadır.

Genel itibari ile aslında işveren tarafından ödemeli özel sağlık sigortası poliçe tutarı çalışanlar için ödenmez. Güçlü sermayeye sahip işyerlerinde kaliteli ve kalifiye personeli bünyede tutabilmek için jest manasına da yönelik bir uygulamadır.
Fakat bizim de bu genel-geçer durumda sorgulamaya aldığımız bir şeyler olmalı.
Mesela hemen aklıma gelen;

—“Bedava peynir ancak ve mutlak olarak fare kapanında yer alır” öyle değil mi?

İşveren ödemiş olduğu bu primi gider olarak indirmenin yollarını tarayacaktır. Elbette ki özel kesintiler şeklinde bir takım istisna durumlarından ari tamamı indirilemiyor.

Kapsamdaki istisna kesintileri hak edenler için durumun ne boyutta olduğunu analiz ettiğimizde, bir giderin indirilebilmesi için öncelikle, Gelir Vergisi Kanunu’ na(GVK) bakılması gerekir.

“193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 40 ıncı maddesinde, safi kazancın tespit edilmesinde indirilecek giderler sayılmış olup, aynı maddenin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinde, ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderlerin safi kazancın tespitinde gider olarak indirileceği hükmüne yer verilmiştir.” Amir olan bu maddenin 1. fıkrası, işverenin çalışanına ödediği sağlık sigortası primlerini ücretin bir unsuru olarak gider yazılabilir nitelikte olduğunun temelini teşkil etmektedir. Hatta konu hakkında 85 numaralı Gelir Vergisi Sirküleri’ ne bakarak daha fazla bilgi alabiliriz.

Şunu da ifade etmekte fayda var. GVK’ nun 40/9 maddesi gereğince indirim işverenler tarafından hizmet erbabına yönelik olarak sadece bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı paylarını içermekte olup, şahıs sigorta primlerini içermemektedir.

Hem işveren tarafından bireysel emeklilik sistemine katkı payı ödenmesi hem de ücretli tarafından şahıs sigortalarına prim ödemesinin bulunması ve bunların toplam tutarının yukarıda belirtilen sınırı aşması halinde, indirimin öncelikli olarak ücret matrahının tespitinde mi yoksa ticari kazancın tespitinde mi yapılacağı konusu taraflarca, mükerrer indirime izin verilmeksizin, serbestçe belirlenebilecektir.

İşverenler tarafından ödenen özel şahıs sigorta primlerinin gider yazılıp yazılmayacağı ve vergi matrahının tespitinde indirim konusu yapılıp yapılmayacağı hususu ile ilgili İstanbul Vergi Dairesi Başkalığı tarafından verilen 62030549-12063-2013/210-725 sayılı, 02.04.2014 tarihli Özelge ile yapılan açıklamalar aşağıdadır.

Gelir Vergisi Kanunun “Ücretin Tarifi” başlıklı 61 inci maddesinde; “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez…” hükmü yer almıştır.

Aynı Kanunun ücretin gerçek safi değerinin tespitinde yapılacak indirimlere ilişkin 63 üncü maddesinin (3) numaralı bendinde, “(6327 sayılı Kanunun 5.maddesiyle değişen bent; Yürürlük 01.01.2013) Sigortanın Türkiye’de kâin ve merkezi Türkiye’de bulunan bir emeklilik veya sigorta şirketi nezdinde akdedilmiş olması şartıyla; ücretlinin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait hayat sigortası poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primlerin %50’si ile ölüm, kaza, sağlık, hastalık, sakatlık, işsizlik, analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primler (İndirim konusu yapılacak primler toplamı, ödendiği ayda elde edilen ücretin %15’ini ve yıllık olarak asgari ücretin yıllık tutarını aşamaz. Bakanlar Kurulu bu bentte yer alan oranları yarısına kadar indirmeye, iki katına kadar artırmaya ve belirtilen haddi, asgari ücretin yıllık tutarının iki katını geçmemek üzere yeniden belirlemeye yetkilidir.)” hükmü yer almaktadır.

Diğer taraftan yukarıda yazmış olduğum gibi, 23/10/2012 tarih ve GVK-85/2012-7 sayılı Gelir Vergisi Sirkülerinde konu ile ilgili daha fazla açıklamalara yer verilmiştir.

Buna göre; indirim konusu yapılacak primlerin toplamı, ödendiği ayda elde edilen ücretin %15’ini ve yıllık olarak asgari ücretin yıllık tutarını aşamayacaktır. İndirim konusu yapılacak prim tutarının tespitinde esas alınacak ücret ise, işveren tarafından çalışana hizmet karşılığında ödenen aylık (maaş), prim, ikramiye, sosyal yardımlar ve zamlar gibi vergiye tabi sürekli nitelikteki ödemelerin brüt tutarının toplamı olacaktır. Gider karşılığı olarak ödenen tutarlar (yapılan gerçek bir giderin karşılığı olsun olmasın) dikkate alınmayacaktır.

Bu hüküm ve açıklamalar çerçevesinde, işverenlerce ödenen şahıs sigorta primleri, işle ilgili olarak ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen ücret kapsamında olduğundan, söz konusu primlerin öncelikle ücretin matrahına ilave edilerek Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinin birinci fıkrası gereğince gelir vergisi tevkifatı kesilmek suretiyle vergilendirilmesi ve aynı Kanunun 40 ıncı maddesinin (1) numaralı bendi çerçevesinde genel gider olarak herhangi bir tutar ve oran sınırlaması olmaksızın indirim konusu yapılması mümkündür.

Buraya kadar anlatılanlar Gelir Vergisi Kanunu penceresinden işvereni kısıtlayarak %15 tahdidi ve yine aynı kanuna göre kesilecek stopaj ile alakalıydı. İşverenler ayrıca, 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Kanunu 80. Maddesi “b” bendi gereği var olan %30 istisna ile alakalı kayıtların işin ehli olan Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler danışmanlığında ele almaları menfaatleri gereği olacaktır.

Çalışan adına yapılan ve tüm hizmet ve menfaatlerinden çalışanın yararlanacağı, primleri işveren tarafından ödenen bu özel sağlık poliçesi brüt tutarı aylık asgari ücretin %30’unun üzerinde ise; aylık asgari ücretin % 30’luk kısmına isabet eden (2020 yılı 2.943,00 *%30) 882,90 TL’lik tutar, prime esas kazançtan düşülmeli, üstü ise prime esas kazanca tabi olmalıdır. Özel sağlık poliçe brüt tutarı asgari ücretin %30’nun altında ise prime esas kazanca dâhil edilmemelidir. Personelin eş ve çocuğu için ödenen özel sağlık sigortası primleri tutarlarının tamamı prime esas kazanca tabi olmalı, prim istisnası uygulanmamalıdır.

Özel sağlık poliçe tutarları dışında diğer sigorta primleri için istisnai bir hüküm mevcut olmayıp, tamamı sigorta primine esas kazanca dâhil olmalıdır.

Buraya kadar konuyu kanunilik açısından olması gerektiği şekilde açıklamaya çalıştık. İlk defa yazılan bir konu olmadığından elbette teorik ve retorik yazı alıntılarım oldu. Yazı sonunda kaynak olarak verdiğim tüm emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim.

Fakat bu zamana kadar meslektaşların ortak bir çalışma destinasyonu olmamış; yani Tek Düzen Muhasebe Sistemi dairesi içinde çalışanın adına düzenlenmiş, işveren tarafından ödenen özel sağlık sigortası poliçesinin “muhasebe kayıtları” hakkında, her meslek insanı kendine göre yorumlayarak ele almıştır.

O halde bu poliçe türü nasıl tahakkuk ettirilmeli?

Nasıl ay bazında giderleştirilerek net tutarları toplamı bordroda gösterilmeli? Uygulamaya devam edelim.

Örneklem üzerinden hareketle kayıtları nasıl yapacağımıza bakalım. Dolayısıyla basit anlatımı sağlamak amacıyla asgari ücretli bir çalışanı ele alalım istedik.

-Özel Sağlık Sigortası “Selahattin İpek” adına düzenlenmiştir.
-Yıllık ödenen poliçe prim tutarı 2,400.00 TL
-İşveren defaten poliçe tutarını bankadan ödemiştir.

-Her ay eşit tutarlar halinde ücret bordrosunda gösterilerek giderleştirilmesine karar verilmiştir.

Şimdi bu kayıtları yapmaya çalışalım. Şahıs üzerine yapılan poliçe prim karşılığı, işveren tarafından çalışanı adına peşin, taksitle veya firma kredi kartıyla ödenebilir.

Peki, bu ödeme karşılığı yapılacak kayıtlamada hangi hesapları kullanmak daha sağlıklı olur?

135 Personelden Alacaklar Hesabı ve veya 180 Gelecek Aylara Ait Giderler – 280 Gelecek Yıllara Ait Giderler hesaplarını kullanmak mümkündür. Şunu da unutmayalım diye özellikle altını çizmek isterim; 135 nolu Hesap Kodunu kullanacaklar için, çalışan adına ödenen parayı inceleme elemanları bir nevi çalışana “borç verme işlemi” olarak kabul edebilir. İzahını yapacağına kanaati olanların 135 Hesap Kodunu kullanarak kayıtlarını tamamlayabilirler.

Çalışan ihtiyacı olduğunda işverenden alacağı para için faiz yükümlülüğü altına girebilir. Böyle bir durumda borç anapara ve faizi ile birlikte tahsil edilir.

Elbette yine alternatif olarak 180 ve 280 Hesap Kodlarını da kullanmak mümkündür. Örneğimizde 135 Hesap Kodu kullanılmış olup, 180 – 280 Hesap Kodları kullanımı da aynı şekildedir.

Çalışanın, kendi adına yapılmış olan Özel Sağlık Poliçesini bildirerek, belirli veya belirsiz yapılan sözleşme şartları gereği; işveren, taahhüdünü yerine getirmek için poliçeyi kayıtlarına alır. Örnekte yıllık tutarı 2,400.00 TL olan poliçenin tahakkuk işlemine ait muhasebe kaydını görmekteyiz.

135 Personelden Alacaklar Hesabını kullanmak istemeyenler, belirttiğimiz gibi 180 – 280 hesaplarını kullanabilirler.
Aylar itibari ile eşit olarak giderleştirilmeye gidilebileceği gibi, 135 Personelden Alacaklar, 180 Gelecek Aylara Ait Giderler veya 280 Gelecek Yıllara Ait Giderler hesapları altında detaylı olarak da gösterilebilir.

İşveren poliçeye ait prim tutarını bir defada peşin olarak ödeyecek olursa, aşağıdaki muhasebe kaydını yapacaktır.

Poliçe net tutarları toplamı bordroda “Özel Kesintiler” içinde gösterilmeli, bordro tahakkuk aşamasında 135 veya 180 ve 280 nolu hesaplar alacaklandırılarak kapatılmalıdır. Aşağıdaki tabloda prim tutarını eşit taksitler halinde giderleştirmeyi seçtiğimizi varsayarsak (2,400.00 / 12 = 200.00 TL) ücret bordromuz aşağıdaki şekilde olacaktır.

Sonuç olarak konunun hassasiyeti bakımından ortada birden fazla kritik noktanın aynı anda ve birlikte dikkate alınması gereği vardır. Brüt ücretin yüzde 15’i ve asgari ücretin yıllık tutarı kadar olan kısım ile yine bu özel sağlık poliçesi brüt tutarı aylık asgari ücretin % 30’luk kısmı prime esas kazançtan düşülerek, limitin üstü ise prime esas kazanca tabi olmalıdır. İşveren tüm bu mevcut uygulamalarını gözden geçirerek, ücret matrahında gider yazılabilecek veya aşan kısmı ücret sayılacağından, alakalı kesintiler (Gelir Vergisi stopaj, Primler matraha dâhil edilerek) işveren tarafından da ücretin bir unsuru olarak gider yazılabilecektir.,

Saygılarımla.

Kaynak:

 İşverenler Tarafından Ödenen Özel Şahıs Sigorta Primlerinin Gider Yazılıp Yazılmayacağı

Ve Vergi Matrahının Tespitinde İndirim Konusu Yapılıp Yapılamayacağı- Ş.A. Yeminli Mali Müşavirlik A.Ş.

 İşveren tarafından ödenen sağlık sigorta primleri-Osman Arıoğlu

— Gelir Vergisi Kanunu

— 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Kanunu

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

Faizsiz Finans Denetçileri Nasıl Olmalı?

Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu ülkemizde bir zamandan bu yana faaliyet gösteren faizsiz finans sektörünü geliştirmek ve bu sayede sektöre her türlü katkıyı vererek farkındalık oluşturabilmek amacıyla faizsiz finans alanında uluslararası standartları telif antlaşması gereği olarak, mevzuatımıza kazandırılmasına devam edilmektedir.
Bu amaç doğrultusunda Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK-Kurum) tarafından 14 Aralık 2019 tarihli ve 30978 Sayılı Resmî Gazetede, Faizsiz Finans Denetim Standartlarına İlişkin Kurul Kararları Yayımlanarak mevzuatımıza kazandırılmıştır.  
Sorgulama yapabilecek konumlardayız elbet. Kimsenin bazı konulara girememesi ve görmezden gelmesi, bu gibi olguların tartışılamaz olmasından değil sanıyorum. Sadece korkaklığa alıştırıldığımız için olabilir mi? Diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Korku mu bizi dizayn ediyor aslında?
Hâlbuki muhasebe, İslam dininin önemli olarak gerekli kıldığı mihenk taşı mesleklerden biridir. Ve fakat ” Muhasebe, İslam dininin Farz-ı Kifaye* olarak gerekli kıldığı mesleklerden biridir ” diye Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar Girişinde yer alan bu söyleve asla katılmadığımı da belirtmek isterim.
Görmezlikten gelinemez hak ve adalet vurgusunun, aynı zamanda manevi haz ile bireyi coşturduğunu ussal olarak düşünerek şekil ve şartlarını oluşturduğunuz vakit, İslam fıkhı üzerinden hareketle bu sistematik durum hiyerarşik role girmektedir. İslam yaşam ve maneviyatının gerektirdiği biçim burada diğer standartlar ile kıyaslandığında ek olarak uygulanabilirlik noktasında çok daha fazla öne çıkmaktadır. 
Yani yazılanlar genel manada doğru. Giriş kısmını yeniden ve dikkatle okursak sonucunda bu ve benzeri uygulamaların normal, olduğuna kanaat getiririz. 
Kurum şimdiye kadar işin gerektirdiği her türden kararı alarak denetim camiasına kazandırmıştır. Fakat bu kararının detaylarında gezinirken, bağımsız denetçilerin hassasiyetle uyması gereken kurallar ve bu kurallar bütününün dayanaklarındaki İslami şer’i hukuk vurgusu özellik arz etmektedir. 
Kararlarda, şer’i hukuk gereği olarak ayet ve sure mealinden hareketle, denetçilerin İslam inancı temelinde uyacağı etik kurallar dayatılmaktadır. 
Denetimde genel anlayış, çalışma ve raporlama standartlarına uygun bir hizmet yapılması üzerinedir. Faizli ve faizsiz fark etmez diye düşünüyorum.
Fakat farklı anlayış ve rejim kuyruğuna takılanlar bu durumu farklı olarak görebilirler. Evet. Sahada fıtrat olarak kendinden olan ile çalışma diye bir şey var. İnkâr edilemez bir gerçek bu. Onun İçin naçizane tavsiyem, ara bir networkü ve kontrolü yapacak üst denetim kuruluşunun olmasının gerekliliği ve denetimin bir havuzdan dağıtılmasını yine yeniden tıpkı diğer yazılarımda da olduğu gibi önermekteyim. 
Bu çerçevede, 27 Eylül 2017 tarihinde Kurumumuz ile İslami Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetim Kuruluşu (AAOIFI) arasında faizsiz finans sektörüne ilişkin muhasebe, denetim, etik ve yönetişim standartlarının mevzuatımıza kazandırılması amacıyla bir telif anlaşması imzalanmıştır.
İmzalanan bu anlaşmayla ülkemizde faaliyet gösteren faizsiz finans kuruluşlarının finansal tablolarında gerçeğe ve ihtiyaca uygun bilginin sunulması ve bu kuruluşların finansal tablolarının faizsiz finans muhasebe standartları ile Fıkhî ilke ve kurallara uygun olarak doğru ve gerçeğe uygun bir görünüm sağlayıp sağlamadığı konusunda kullanıcılara bir güvence verilmesi hedeflenmektedir.
O halde, İslami Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetim Kuruluşu (AAOIFI) tarafından yayımlanan “Faizsiz Finans Denetim Standartlarının (FFDS’ler) mevzuatımıza kazandırılması amacıyla Kurum tarafından hazırlanan 1 adet Etik Kurallar ile 6 adet Faizsiz Finans Denetim Standardı aşağıdaki gibi yer almıştır.
•Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 1: Bağımsız Denetimin Amacı ve İlkeleri
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 2: Bağımsız Denetçi Raporu
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 3: Bağımsız Denetim Sözleşmesinin Şartları
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 4: Bağımsız Denetçi Tarafından Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluğun Test Edilmesi
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 5: Finansal Tabloların Bağımsız Denetiminde Bağımsız Denetçinin Hata ve Hileye İlişkin Sorumlulukları
•Faizsiz Finans Denetim Standardı 6: Fıkhî Denetim (Faizsiz Finans Kuruluşlarının Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluk Sağlamasına Yönelik Güvence Denetimi)
Söz konusu Standartlardan Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar yayımlandığı tarihten itibaren, FFDS 6: Fıkhî Denetim (Faizsiz Finans Kuruluşlarının Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluk Sağlamasına Yönelik Güvence Denetimi) 1 Ocak 2021 tarihi ve sonrasında yürütülen denetimlerde, diğer Standartlar ise 1 Ocak 2020 veya sonrasında başlayan yıllık hesap dönemlerinin denetimlerinde ihtiyari olarak  uygulanabilecektir.” 
Adına İslami Denetim de diyebileceğim bu ek standart Türkiye icadı değil bu arada. Uluslararası bir çıkarım. Biz oradan alarak uygulamaya çalışıyoruz. Eksik / fazla kendimize göre sindirmeye çalışıyoruz. Teknik anlamda tartışarak yola devam etmek lazım. Neticede bu bir gerçek. Diğer ötekileşme durumlarına ön vermeden, basiretli ve vakur düşünmeliyiz.
Peki, neden 14 Eylül 2019 tarih, 30888 sayılı Resmi Gazete ‘de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumundan yayımlanan Faizsiz Bankacılık İlke Ve Standartlarına Uyuma İlişkin Tebliğ ve Kurum tarafından yayımlanan Bağımsız Denetçi Tarafından Fıkhî İlke ve Kurallara Uygunluğun Test Edilmesi hakkındaki 4 nolu Standardın ortak payda da aynılaştığını görmekteyiz?
Ufak bir hatırlatma ile devam etmek istiyorum. BDDK’ nın bu tebliği, 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 29 uncu ve 93 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır. Tebliğ ile müşterilerine finansman sağlayan kalkınma ve yatırım bankalarının, faaliyetlerinin faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygunluğunu sağlamak amacıyla bünyesinde bir danışma komitesi tesis etmekle yükümlü kılıyor.
İkisinin de ortak özelliği Danışma Komitesi. Faizsiz bankacılık tebliği 4 nolu madde ile belli edilirken, Kurum standardına bakıldığında 16 ve 17 nolu maddelerinde Denetçi Raporunda Danışma Komitesinin Raporuna Atıfta Bulunulması ve Denetçinin Taslak Raporunun Danışma Komitesine Sunulmasını görmekteyiz. İki çok önemli kamu kuruluşunun pozitif hukuk kurallarından ari olarak Danışma Komitesi tesis etmesi pek de normal değildir. 
Normal olmayan bu yükümlülüğün yani danışma komitesinin, tesis edilirken uyulması gereken dikkat çekici şartları arasında şu paragraf yer almaktadır: 
“Danışma komitesi üyelerinin asgari üçte ikisinin, İlahiyat veya dengi alanlarda en az lisans düzeyinde öğrenim görmüş veya faizsiz finans alanında yüksek lisans ya da doktora derecesine sahip olmanın yanı sıra, faizsiz finans alanında en az üç yıl mesleki deneyime sahip olması zorunludur. Kurul, gerekli görmesi halinde üyelerin tamamı için bu şartları aramaya yetkilidir.” 
Elbette diğer şekil ve şartlar üzerinde de konuşup, sorgulama yapabiliriz. Ve fakat “ilahiyat ve dengi alanlarda” diyerek İslami olan şer’i hukuk kurallarına atıfta bulunarak, bunu dayatmanın mantalitesini anlamak mümkün değildir. 
Buradan yol açılacak olursa eğer, bugün sahada olan herkesin aklından geçebileceği gibi; her imamın mali sisteme girebilmesi mümkün kılınmış olur. Nasıl mı? İlahiyat fakültesi mezunu olan imam yüksek lisansını işletme, iktisat, denetim, muhasebe vb. üzerine yapmış olursa, 3568 sayılı Kanun gereği sen SMMM ve veya YMM olamazsın diyebilir misiniz? 
Ayrıca Bağımsız Denetçi olma kurallarında da önümüzdeki zamanlarda bir değişikliğe gidilebilir mi?   
O zaman yeni bir denetçilik mi meydana geliyor? Gerçeğe uygun bir denetim olabilecek mi acaba?
Faizsiz Finans Denetim Standartlarına göre Bağımsız Denetçi, yapmış olduğu tüm çalışmaları danışma komitelerine danışmak zorunda kalacak. Bağımsızlığı pozitif hukuk kurallarına göre ciddi bir zedelenmeye uğrayacak. 
Danışma Komiteleri pozitif hukuk kurallarını kabul etmiş ülkemizde daha önceleri var olan kurumlar olmamakla birlikte herhangi bir uluslararası kabul görmüşlüğü bulunmamaktadır. Sadece birkaç ülkede olan(Malezya, Bahreyn, Katar, Pakistan vs.) danışma komiteleri artık ülkemizde de mevcut. Ayrıca bir vesile ile yargılama söz konusu olduğu vakit, neye göre ve kime göre hukuk yerine getirilecek ve modern hukuk sisteminin geçerliliği bu esnada askıya mı alınacak? Birçok bilinmezin tesbih tanesi olarak çekilmeyi beklediği şu günlerde, imamemize de püskülü takmış bulunmaktayız..!  
Düşünmeden edemediğimiz gibi, diğer mensup bireylerin algısını da okuyarak bir şeyler yazma gafletinde bulunmayalım. Konu üzerinden tartışmaya elbet teknik terminolojiden ayrılmadan devam edelim. 
Ülkemiz düzleminde ilk defa hâsıl olan bir durum değil bu standart. Sukuk uygulamasını ve 7060 sayılı Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun gibi hayatımıza giren birçok örneği var.
Bir gölgemiz vardı; üzerine giderek yok edemedik ve fakat kabullenerek kucağımızda var ettik. “İslami” diye tabir edilen bir kuruluş var(AAOIFI) ve onunla da elbette lehimize olduğunu düşünerek imza edilmiş bir telif sözleşmesi var. Var yani.
Perşembenin gelişi Çarşambadan belli iken, değişik yerlerde zemin yaratmanın bir anlamı yok. Kötücül bir zemine evirilmemesi için elimizden geleni yapmamız lazım. İşte o zaman dirençli ve istediğimiz muasır medeniyet ölçütlerine kavuşuruz.
“DENETİM DENETİMDİR”
Ara başlık konu hakkında üst birliğimiz olan Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği (TÜRMOB) yayımladığı bülteni ile denetim olgusuna dair duruşu hakkında ne kadar uzakta olduğunun ipuçlarını vermektedir.
2005 Rosc Raporu ve dahi 2008 yılındaki TBMM’ ne verilen Kanun Tasarısı 24. Maddeyi dikkatle okumanızı öneririm..
Burada TÜRMOB lehine hatta büyük harflerle altı çizilerek ayrı bir parantez açılmış ancak, kendisine bahşedilen bu görev ve sorumluluğu ne hikmetse elinin tersi ile itmiş olsa gerek ki, bu yetki de elinden alınmıştır.*
Bağımsız denetim ülkemizde 2011 yılından başlayarak hız aldığı zamanlarda devletin kurumu ile kavgaya tutuşanların buluşma noktası maalesef meslek üst birliğimiz oldu. Hâlbuki an itibari ile 77 SMMM Odası ve 8 YMM Odası başkanlarının birçoğunun,   özellikle Bağımsız Denetçi Belgesi aldıkları bilinen bir gerçektir.    
Fıtrata uygun olarak yazıya süreklilik verirsem, “Namaza meyli olmayanın kulağı ezanda olmaz” varsayımında, 3568 sayılı Kanunu’ nun 2. Maddesi gereği hakikat olan “denetim” olgusunun, atalet içindeki yöneticiler sayesinde elimizden uçtuğu sonucunu kabul etmeliyiz. Geldiğimiz nokta öyle bir gerçeğe işaret ediyor ki, zamanında sahiplenilmeyen ve takip edilemeyen bir sürecin sonunda algıda seçicilik yapmak inandırıcı bir duruş değildir.
Eveet. Şimdi gelelim şu galebe çalan meşhur TÜRMOB Bülteni’ ne..!
TÜRMOB’ UN YAYINLAMIŞ OLDUĞU BASIN BÜLTENİ İLE ALGI YARATARAK SANKİ(!) KONU TAKİPLERİNDE İMİŞ GİBİ DAVRANMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL.
Bu duruma gelineceği, tüm meslek âleminin gözü önünde gösterişli seremoni eşliğinde zamanın KGK Başkanı ve AAOIFI Başkanı tarafından atılan imza ile sabitti. 2017′ den bu yana geleceği bilinen bir konuya geç kalınmış bir tepki perdeleme yapmaktan öte değildir. 
Malumun arzı olarak Resmi Gazete ‘de ilan edilen durum ile saha eşitlenerek, ayrışmaya giden yol olarak kendi miladını yazmıştır.
Bor’un pazarını kaçırdıktan sonra, Niğde’ye varmaktan öte yol yoktur..! Varsa da yine bu zahmetin bedelini bu meslek camiası ödeyecektir.
O halde, duyurusu yapılan bültende “14 Aralık 2019’da yayımına müteakip kamuoyunda tepki yaratan düzenlemeler ilk olmayıp süreç 2017’de AAOIFI ile imzalanan telif anlaşmasından bu yana devam etmektedir.” diye tepki var yazmak ne kadar kapalı kapılar ardında yapılmış ki(!) bu tepkilerden, meslek camiasının haberi olmadığı ile bakidir.
Üst Birlik kendi halinde, zamanla yanlış yönetişimler ve kabullenmeler neticesinde üstünlerin kast sistemi olarak kabul edilen düzeni korumakla mükellef olduğunun omurgası olarak ortadadır.
Zaten bu konuya 2008 den bu yana pek de sıcak bakmadığı gibi “ortası çamur” diye etrafında dönüp duruyor.
KGK, denetim olgusunun aslında tek kurum ve iki kendine bağlı alt komite biçimli yönetim olarak, ayrışmasına ön ayak olduğunun muhakkak farkındadır.
Big Four’ da İslami Finans yapıyor ve fakat bu ayrışım orada yok.
Bu da Türkiye‘ de denetimi coşku ile başlayıp devamını getiremeyen özerk bir yapılanmanın, hatta kendiliğinden maliye eksenine doğru kaymasına sebep olan memurların copycat (taklitçi) telif çevirimleri ile daha uzun zamanlarda emekleme noktasında kalacaktır.
SONUÇ
Meri bir kanunun uygulama alanındaki başarısı birçok senaryoya bağlı olarak vurgulanabilir. Oysa arzu ettiğim ve olmasını istediğim profesyonel bir hizmet bileşkesinin etik değerler içinde normatif olarak nasıl uygulanabilirliğidir. Bir denetimin doğru sonuca ulaşması için yapılması gereken ne ise o yapılmalı. Bunun ateisti, deisti, Hristiyan’ı, Yahudi’si, Budist’i vs. vs. olsa kaç yazar ki. 
Denetimde “etik” kuralların dini olamaz. Türmob ‘un toplantısından çıkan bu sonuca da aynen katıldığımı ifade etmek isterim.  
İngiltere’ de bir sukuk işlemi yapıldığında kimse dana altında buzağı aramıyorsa, demek ki sistem ona göredir. Biz de ne gerekiyorsa onu yapalım. Kanun onu kale alanların yanındadır. Normatif değerler bireyleri ve veya toplumu zorlar. Dolayısı ile kim hangi mensubiyeti kabulleniyorsa saygı ile selam durmak bize özgü insani olan değil midir?
Öyle ise, illaki bizim de işimizi yaparken profesyonelliğin gerektirdiği şekilde yapmamız icap eder. Profesyonellik ise ocu bucu olmayı gerektirmez. Saygılı olmak ve gerekeni gerektiği gibi yapmak düstur olmalı.
Gerisi karanlıkta yumruk savurmaktır. 
Fikrimce…
Saygılarımla
21 Ocak 2020
Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com
* Farz-ı Kifaye: Toplumun bazı fertlerinin yapması sebebiyle tamamından düşen yükümlülüktür. Yapanlar sevabını alır, ancak tümden yapılmadığı takdirde toplumun tamamı sorumlu olur. (www.diyanet.gov.tr)
Kaynak:
– Faizsiz Finans Denetim Standartlarına İlişkin Kurul Kararları – KGK
– Faizsiz Bankacılık İlke Ve Standartlarına Uyuma İlişkin Tebliğ – BDDK
– TÜRMOB Basın Bülteni
* HANTALLIĞIN BELGESİNE BAKIN…(!)
Go to Top