KAMU GÖZETİMİ VE GÜVEN OLGUSUNUN BAĞIMSIZ DENETİME ETKİSİ

Çeşitli platformlarda dile getirilmesine rağmen, Kurumun sicilinde olan Bağımsız Denetçiler ve Denetim Kuruluşları ile olan sağlam kategorik bir iletişim, güven bunalımını tetiklemeye havidir. Demokratik ortam, işte bu denetçiler ile denetim kuruluşları arasında bir duvar örerek, demokratik forumlar ve komisyonlar ve de istisnalar hariç çalıştaylar kurulmasına manidir.
KAMU GÖZETİMİ VE GÜVEN OLGUSUNUN BAĞIMSIZ DENETİME ETKİSİ

Her şirket ya da markası öne çıkan kurum, bir senfoni orkestrasına benzer. “Kurumsal İtibar Yönetimi” de o orkestradaki tüm çalgıların, aynı bestenin notalarını, belirlenen ahenk içinde çıkarmasının sağlanmasıdır. Eğer orkestralar nasıl ki bunu başaramaz ve gürültü kirliliğine neden olursa, kurumlar da bunu başaramazsa iletişim kirliliği ile karşı karşıya kalır. *

Giriş

Mali sistemimizin küresel ekonomiler ile entegre olabilmesi, her şeyden evvel ulusal ticaretimizin var olan hukuki alt yapısının değişimi ile mümkündür. Dolayısı ile dünyamız üzerinde özellikle 21. yüzyılın hemen başlarında meydana gelen, istenilmeyen sansasyonel ekonomik yıkımlar, tabi olarak diğer ülkeler ile beraber, ülkemiz kurumlarını da harekete geçirerek, hem dünya da olabilecek finans skandallarına ve hem de ülkemizin istikrarını bozabilecek kötü durum senaryolarına önlem almayı önemli kılmıştır.

Revize edilerek 14.02.2011 Tarihli ve 27846 Sayılı Resmi Gazete ‘de yayınlanan 6102 sayılı TÜRK TİCARET KANUNU(TTK), bu vesile ile, tüm yönleri ile hayatımızın bütününü kapsayacak şekilde ve özellikle ticari hayatımız da ezber bozduracak yeni değişimleriyle, bermutat halini ters köşe etmiştir.

Ticari hayatımızın kalbi niteliğindeki bu yasa, her ne kadar sonrasında atılan geri adımlar ve yapılan muhalefetlere rağmen, finansal ve mali miladımız olmuştur. Öyle ki; evrelerinden biri, Üçüncü Bölüm “Denetleme” başlığı ile 397‘den başlayarak, 406 maddeleri ile hayatımızda yerini alan realitedir. Burada bahse konu, TTK ‘da adı geçen “Denetleme” konusunun yasası ve uygulama yönetmeliği marifeti ile paydaşlar arasındaki bu ilişkinin, gözetimi ve bağımsız denetimin güven mekanizmalarının yapılandırılmasıdır.

Odak noktamız,

İşte bu mekanizmaları hangi kurum nasıl yerine getirecek ?

Kamu üzerindeki güven olgusunun kuruma olan itibari etkisi nasıl artacak ?

hususudur.

R.G. Tarihi : 2/11/2011-No : 28103 KHK/660 sayılı “Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” (KHK)

02 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazete ’de yayımlanmış ve aynı tarih itibarıyla yürürlüğe girmesi ile ivme kazanmıştır. Bağımsız Denetimin düzenlenmesi, gözetimi ve yönetilmesi, tam da bu amaca münhasır bir Kurum ihtiyacı doğurduğundan, 660 Sayılı KHK ile Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK) kurulmuştur. (Yer yer Kurum diye de ifade edilecektir.)

Zaman kaybetmeden, KGK tarafından 26.12.2012 tarihli ve 28509 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanan “Bağımsız Denetim Yönetmeliği” ise, bu alanın yeni dünya düzenine göre yapılan uyumlaştırma çalışmalarına yön vermeye başlamıştır.

Fakat buradaki yön verme eylemine, aslında zaafları tetikleyecek bir düzenleme ile sekte vurularak gelindiğini, paydaş olan işletmelerin ve meslektaşların unutmaması gerekir.

30.06.2012 Tarih ve 28339 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türk Ticaret Kanunu ile Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair 6335 Sayılı Kanun, bu zaafların ortaya çıkmasının müsebbibi olarak ortadadır.

Hatırlanacağı üzere bu revize kanun ile, denetime tabi olacak şirketler Bakanlar Kurulu’nca belirlenecek(TTK 397.Maddeye eklenen 4.fıkra) ve anonim şirketlerin denetlenmesi, Denetim Kuruluşu, Ymm ve Smmm ‘lerin elinden alınmıştır.(TTK 400. Madde)

Gelinen noktada tüm milli ekonomileri yakından ilgilendiren, mali sistem değişimleri, sürecin içinde yer alan ilişkili gerçek ve tüzel kişiliklerin, dikkatine sunulacak finansal tablo ve raporlamaların standartlar çerçevesinde, gerçeğe uygunluğunu önemli hale getirmiştir.

Peki kamunun gözetimi, çeşitli kereler dünyayı sarsan ekonomik skandalların müsebbibi olan muhasebenin bilinen kayıtlama sistemini de yerle bir ederek, bu sisteme dokunan herkesi etkileyen finansal raporlara olan güven kaybını tetiklemesine kafi midir?

Bu soruyu özellikle düşünmemiz ve belli idealar için, doğru süreçleri ortaya koyarak, gelecek için herkesin katılımını sağlayacak anti-kırılgan bir sistemler bütününe yol almamız gerektiğinin umarım sonucuna varırız.

En azından bu satırları yazan olarak düşüncem, bu minvaldedir. Böyle düşünmeye iten elbetteKurumun tutum ve davranışları eşiğinin, sağlam(!) kategoriye göre şekillenmesinden olsa gerek.Oysa ki, bilinmesi gereken insanın doğası ve tabiat ananın varlığı, anti-kırılgandır.

Bağımsız Denetim, Türkiye mali sisteminde yerini aldığından bu yana, yapılanma sürecini bir ölçüde tamamlayarak günümüze doğru gelmiş ve bir sürü ara kararlar ve dahi KHK ile kurulması dolayısı ile kanunlardan alamadığı güçleri kendinde toplamaya devam etmektedir. Daha öncekiKamu Gözetim Kurumu Cezai Ehliyeti makalemde de belirttiğim üzere, KHK’da çıktığı ilk an itibari ile bir çok düzenleme yer almamaktaydı…

Çeşitli platformlarda dile getirilmesine rağmen, Kurumun sicilinde olan Bağımsız Denetçiler ve Denetim Kuruluşları ile olan sağlam kategorik bir iletişim, güven bunalımını tetiklemeye havidir. Demokratik ortam, işte bu denetçiler ile denetim kuruluşları arasında bir duvar örerek, demokratik forumlar ve komisyonlar ve de istisnalar hariç çalıştaylar kurulmasına manidir.

Özerk bir kuruluş olması, dışarıdan bakınca güçlü ve emin durmaları ve neticesinde baskıcı bir anlayışın hakim olması ile de malumun ilanıdır.

Halbuki, 660 sayılı KHK ‘den evvel bilinen şekli ile ülkemiz düzleminde, kendi özel kanunları gereği kurulan kurumlar, kendilerine bağlı firmaların kamu adına gözetimini yapmaktaydı.

Yine aslında üzerinde çok durulması gereken ve gelecekte daha fazla sorgulanır olacağına kanaat getirdiğim, TÜRMOB (Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği) ve Maliye Bakanlığı Muhasebe ve Bağımsız Denetim Standartlarını belirleme yetkisini ellerinde bulundurmaktaydılar.

Bütüncül bir hukuki yapı oluşturmak adına bu yetkilerin hemen hemen tamamı KGK ‘na verilmiştir. Burada altını özellikle çizerek dikkatlerinize sunmak isterim;

Kanun Hükmünde Kararname ‘ de yer aldığı gibi Kurul Üyelerinin atanması işlemi hükümet tarafından yapılmaktadır. Yani hükümet geleneklerine göre esastan hiyerarşik atama pozisyonu hem bağımlılık yaratır ve hem de iktidar siyasetinin erk olması itibari değerin askıya alınmasına ve dahi güven bunalımına da sebep olmaktadır.

Kamu Gözetim Kurumu, Kurul Üyelerinin atanması açısından bağımlı bir kurum görünümü oluşturduğu aşikar olsa da, çalışma şekli ve karar alma süreçleri açısından özerk ve bu hali ile zımni bir bağımsız(!) otorite oluşturulmaya çalışılmıştır.

Öyle ise, daha önce doğru düzgün bir tecrübesi dahi olmayan Kurumun, anti-kırılgan yapılanmasının şiar edilmesinde büyük yarar vardır. Sermaye Piyasası Kurumu(SPK), netice itibari ile, kendine bağlı firmalar üzerindeki gözetimi ve güven konusundaki algısı ile şimdilik Kamu Gözetimi Kurumu ‘nun önüne geçmesi tesadüf değildir.

SPK ‘yı bir kenara bırakacak olursak, mali ve finansal verilerde yer alan tüm bilgi ve belgelerin doğruluğunun ve güvenirliliğinin sağlanmasında tüm ülkeler de olduğu gibi ülkemizde de kamu gözetimine tabi denetim büyük önem arz etmektedir. Ki bu kamu gözetimi, bağımsız denetim de var olması gereken, güven mekanizmasının olmazsa olmazıdır.

Burada hemen üç başlık altında bunları özetleyebiliriz…

Gerçeklik, Hesap verilebilirlik ve Şeffaflık. Bu özellikler olmadığı müddetçe, taraflar denetim raporuna olan güven bunalımı hasıl olmakta ve bu da denetim kalitesini düşürmektedir.

Bu yüzden var olan otorite ve kurulların, ülke gereksinimlerine göre revize edilmesi ve gerektiği taktirde yenilerinin açılması olağandır. Entegre olmaya çalıştığımız uluslararası denetim ağının da, ihtiyaçlara göre şekillenerek, kurulduklarını akıldan çıkarmamak lazım.

Bilindiği üzere ülkelerin kayıt dışına karşı her attığı adım, devasa yel değirmeninin dinamoya olan çıldırtan etkisi ile anlatılamayabilir. O zaman önemli olan bu husus karşısında, denetim yapabilme edimlerini, olması gerektiği gibi kaliteye yönelik, daha nasıl iyi bir şekilde yapılabilmesi olasılığını gözetecek özerk ve kimseden emir almayan bağımsız bir takım erklerin örgütlendirilmesi bir hayli önemlidir. Bunun neticesinde ise, finans ve denetim raporlama standartlarının oluşması çok da zor olmasa gerek..!

O halde güven olgusu Kurum ‘un itibarı ile yakından ilişki içindedir. Dolayısı ile güven ve itibar kriterlerinin bir birleri ile olan bağlantısı, yine birbirini hangi yönde ve nasıl etkileşim içinde anlaşılması gerektiğinin önemini kavrayarak, anlatmamız lazım.

“Kamu gözetimi” her ne kadar bir takım var olan yasalar çerçevesinde, yine gerektiğinde çıkarılabilir yasalar ile sağlanıyor olsa da, “güven” kavramını oluşturmak bir süreç ister. Bu aşamada öyle ki, kamu gözetiminin, ancak Kurum ‘un kendi icra sahasında siciline tabi olan denetçi veya denetim kuruluşlarının Anayasamız ‘da garanti altına alınan çalışma ve sözleşme hürriyeti(48.Madde) ile, devletin piyasaların denetimi ve ticaretin düzenlenmesine verdiği güvenceye havi olmasına rağmen, Kuruma olan güven olgusuna bir katkısı olmayacaktır.

Bu çok önemli olgunun kazanılması için çok daha fazla çalışılması gerekir. Sorumlu vergiciliğin revaçta olduğu geleceğin muhasebesi, dünya da yaşanan skandallar sonrası vazgeçilmez bağımsız denetim, hali ile, Kurum ‘dan beklentileri yükseltmiştir.

Ancak, sayısal olmaya yeni yeni alıştığımız ülkemiz coğrafyasında, yanlış alınan kararlar ile mağdurlar sınıfı yaratıldığı aşikârdır.

Bu durumdan geri dönüş adına yapılan tüm gayretler güvensizlik unsurunu tetiklemekle kalınmıyor, bu süreçte alınan Kurum Kararları da, olmayan iş alanları nezdinde yöneten ve yönlendirenler ile uygulamada bulunan denetçi ve denetim kuruluşları arasında, güven bunalımına sebep olmaktadır.

Olağandan fazla sicile kaydı yapılan denetçilerin alınan kararlar eşliğinde, öğretilen çaresizlik bıkkınlık yaratarak sahadan kendiliklerinden ayrılmalarına imkan sağlamaktadır.

Bağımsız denetim de Kurumun, diğer kurumlarla çok başlılık izlenimi vermesi, olmayan iş sahasına çıkarılan kısıtlama temalı kararlar ve sürekli eğitim, psikolojik bir sorunsalı da beraberinde getirmiştir. Burada tabi olarak, çok başlı bir denetim yönetişimi, hem denetlenecek firmalara hem de denetçi ve denetim kuruluşlarına ek maliyetler yükleyerek, etkili ve verimli çalışmalarını engellemektedir.

Kamu gözetiminin itibari değerler ölçütünde adaletli bir güven olgusu ile ilişkilendirilmediğin de, başarı aranması doğru değildir.

Sonuç olarak, Kurum ‘un sicil olarak kendine bağladığı tüm denetim insanları ile olan iletişimlerinde güven kazanılması ve bunun sağlamlaştırılması için, yeniden yapılanma çalışmaları yapılarak, denetim insanları ile uyumlu ve çeşitli komisyonlar oluşturularak daha katılımcı bir yönetim anlayışı için zemin oluşturulmalıdır.

Saygılarımla…26.02.2018

Kaynak:

* Sezer ALTAN(Yeni Asır)
— İrem Ayan/Güven Olgusunun Kurumsal İtibara Etkisi on 29 December 2017
— Rauf Karasu/Yeni Bir Düzenleyici ve Denetleyici Kurum: Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu
— Elif Şafak/Anti-kırılganların kudreti
— KGK Uzmanı – Alparslan FIRAT KGK / Uzman Yardımcısı – Muhammed ŞAHİN Türkiye’de Bağımsız Denetimin Gözetimi Ve Denetim Faaliyetletlerinin Gelişimi Ve Tarihçesi

BİLGİ SİSTEMLERİ BAĞIMSIZ DENETİMİ VE COBIT

Geleceğin Muhasebesi Çok Eğlenceli Olacak !..

Devamlı bahsini ederek, gündemimizin artık çok daha ciddi değişimler ile şekillendiğinin farkındalığını göstermek göstermek isterim. Bu gelişmişliğin sonucu elbet, tüm kanunlar temelden evirilerek aslında son çağda insan ve onun yarattığı tanrısal güçleri olan(!) robotlar ile dünyamızı paylaşmak zorunda kalıyoruz ve / veya kalacağız.

Ya elimizdeki tornavida (!) karşı tarafa geçerse, -ki yapay zekanın getirisi elimizle ürettiğimiz bu robotların kendini savunabilecek otonom güçleri olursa- halimiz ne olacak ?

Bu pencereden bakmadan şimdilik, ters köşe olacak başka bir sorunun cevabını karanlıktan yakalayarak, aydınlığımız için sorgulamaya çalışalım.

Teknolojinin geldiği son nokta da bu Robotlar, hemen hemen her yerde karşımıza çıkarak, hizmet ve / veya üretim sektörlerinde insanların yaptığı işleri yapıyorlar. İnsanlar elbet zarar görmekte, Ve fakat yeni istihdam sahaları ile dengeleme ne kadar sağlanıyor istatistiklere bakmak lazım. Şimdi tüm robotları bir gecede resmen ‘elektronik kişi’ olarak devletler tanımaya kalkarsa sonuçlarını nasıl anlamamız lazım tahayyül edelim. Ben bir beyin fırtınası yapayım gerisini yorumlarınıza bırakalım.

Mesela “robot vergisi” gündeme gelir mi?

Peki diyelim ki geldi…

Vergiyi kimden alacağız. Robottan mı? İşvereninden veya Sahibinden mi?

Dünyanın tanıdığı yapay zeka ürünü robot SOPHİA, vatandaşlık hakkı alırken, çalışma ruhsatına ihtiyaç duyacağı düşünüldü mü?

Bilinmez elbet. Fakat bu örnek yukarda sorduğum soruya uygun bir örnek değil.

Vergi açısından tabi ki.

Çünkü Suudi Arabistan ‘da Gelir Vergisi yok…

Gelişen teknoloji beraberinde elbet, Data Bilimi ‘nin de kapılarını sonuna kadar aralamıştır. Big Data ile oluşan veri biriktirme, aslında güvenlik denilen zafiyetleri de beraberinde getirmiş, soruna nasıl çözümler bulunur temelinde arayışlar hasıl olmuştur.

“Ölümsüzlüğün” pazarlandığı kapital sistemin elbet te buna dair çözümlerini önümüzdeki zamanlarda çok daha sık aralıklarla göreceğiz.

Bu doğrultu da Türkiye düzleminde ilk olarak dünyada önceden meydan gelen AT&T -Kredi Kartı kullanımlarının belirli bir süre ile kullanım dışı kalması- hadisesi, Enron ‘daki finans batığı ve Ülkemizdeki İmar Bankası – Çifte kayıtlama – olaylarından sonra 2005 yılında 5411 Sayılı Yasa ‘da meydana gelen değişiklik ile ve sonrasında BDDK ‘nın dayanak göstermesi esas alınarak çıkarılan tebliğlerin tamamı özellikle banka ve finansal kuruluşların yazılım açıklarının yani siber güvenliğin kontrol altına alınması ile alakalı idi.
Mesela; 14 Eylül 2007 Resmî Gazete Sayı : 26643 BANKALARDA BİLGİ SİSTEMLERİ YÖNETİMİNDE ESAS ALINACAK İLKELERE İLİŞKİN TEBLİĞ konu hakkında fikir verir.

Bakacak olursak;

“Dayanak
MADDE 2 – (1) Bu Tebliğ, 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 93 üncü maddesi ve 1/11/2006 tarihli ve 26333 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bankaların İç Sistemleri Hakkında Yönetmeliğin 11 inci maddesinin beşinci fıkrası ile 16 ncı maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca düzenlenmiştir.”

Yıllardan var olan bu realite, 2018 ‘in hemen başında 05.01.2018 ‘de SPK ‘nın çıkarmış olduğu 30292 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan hem
BİLGİ SİSTEMLERİ BAĞIMSIZ DENETİM TEBLİĞİ ve hem de BİLGİ SİSTEMLERİ YÖNETİMİ TEBLİĞİ ile, bu defa şimdilik farkında olunmamasına karşın! denetim camiasında hareketlenmeye neden olacağı şüphesizdir.

Peki fark neresinde bunun?

Daha önce var olan bir konu neden neden rahatsızlık yaratıyor?

SPK ‘da bu durum ilk defa. Bundan öncekiler BDDK ‘nın.

FARK BU…

Bilgi Sistemleri Bağımsız Denetimi ve Bilgi Sistemleri Bağımsız Denetçisi diye iki adet ünvan elbette bu tebliğ ve yönetmelik ile gündem oluşturmuş ve / veya oluşturacaktır.

SPK ‘nın paralel bir kuvvet olarak tebliğ ve yönetmelik ile, belirlediği başlıca kurumların “Bilgi Sistemleri Bağımsız Denetimi ’ne tabi tutması, KGK ‘ya, bir anlamda bu işin asıl patronu(!) benim mesajı vermekten öte değildir kanaatindeyim.  

Bağımsız Denetim de olabilecek iki başlılık, bu alana zarar verecektir ve KGK derhal bu adımlara son verecek önlemlere başvurmalıdır. Ki, önümüzdeki zamanlarda, Kurum kendi elini güçlendirecek, bir takım yasal statülere mazhar olacağını yapılan ve duyumsadığımız çalışmalarından anlıyoruz.

Şimdi, bilgi sistemlerindeki açıkların kontrol altına alınması ve sorunların giderilmesine yönelik rehberlik eden öneriler, ülkemizde sessiz sedasız işleyen bir uygulamanın da varlığını bizlere işaret etmektedir. Aşamalarına çok basit bakacak olursak, anlamak için kavram karmaşasından kurtularak örnek tasvir eşiğinde hedefe odaklanalım.

“Kontrol” kavramının tanımını yapmak gerekirse; “istenmeyen bir olayı öncelikle önlemek,  önleyemiyorsak tespit etmek veya istemediğimiz olay gerçekleşiyorsa bu olayın bize vereceği zararı asgariye indirmek için durumu düzeltmek” şeklinde tanımlayabiliriz.

Mesela, deprem gerçekleşmesini önleyemezsiniz.

Depremin gerçekleştiğini ancak olduğu anda tespit edebilirsiniz. Fakat deprem sonrası yapmanız gerekenleri önceden planlar ve deprem olduğunda da bunları uygulamaya geçirirseniz, depremin zararlarını asgariye indirebilirsiniz.

Bu şekilde düşünürsek, COBIT’ teki (Control) kontrol dediğimiz ve “C” harfine tekabül eden kelime bu anlama geliyor. Control Objective (kontrol hedefi) ise bu kontrolü ne için uyguladığınız anlamına geliyor. Kontrol hedefi depremi engellemek değildir; depremin size vereceği insani zararı ve maddi kaybı engellemek bir kontrol hedefi olabilir…

COBIT 1996 ‘da denetim olarak ortaya çıkmasından sonar, 2000 ‘li yılların hemen başında control ve yönetim odaklı hale gelmiştir.

“Biz bir şeyi kontrol edebiliyorsak, demek ki yönetiyoruz. Peki daha iyi nasıl yönetebiliriz?”

COBIT’in şu şekilde açıklamak gerekirse:

“Kumdan bir kale yaparsınız, bu diyelim ki COBIT 1’dir.

Kalenin etrafını çevirirsiniz, COBIT 2 olur.

Çevirdiğiniz duvarın üzerine midye kabuklarını koyarsınız,  COBIT  3 olur.

Bunların hepsini korumak için üzerine naylon bir tente koyarsınız, COBIT 4’e gelirsiniz.”

Oysa ISACA dünya da COBIT 5 ‘i devreye sokarak, kontrol ve yönetişimin şimdilik Nirvana ‘sını hayata geçirmiştir.

İşte bu COBIT 5 de, tüm hiyerarşik kademelerin rehber ve klavuzluğunu yapan, yönlendiren, araştıran, o kötü denilebilecek sessizlikleri dinleyerek, bilgi sistemlerindeki açıkların yok edilmesi “sanatıdır”.

BT yani Bilgi Teknolojileri de elbette bu kültürün ortasında, yeniden keşfedilen bir alandır.
Son yazım da başlığım, Geleceğimizin Tünelleri:Yaratıcılık ! işte bilgi teknolojilerinin geleceğimize farklı bir boyut kattığının uyarıcısı idi. (
http://www.bdturkey.com/…/gelecegimizin-tunelleri…)

SPK ‘nın Bilgi Sistemleri Bağımsız Denetçisine neden ihtiyaç duyduğunun resmini, çevremize

ve / veya dünyamıza bakarak çekmemiz zor değil.

Sırlar ve gizlerin, ticaretin döndüğü ve sosyal ya da sosyal olmayan tüm işlerimizin, elektronik kayıt sisteminde var olması, herhalde en haklı sebeptir.

Saygılarımla…25.01.2018

bdselahattinipek@gmail.com

Kaynak:
CIO Club Mayıs/2009-Mehmet Cüneyt ÜVEY

GELECEĞİMİZİN TÜNELLERİ: YARATICILIK !


Gelecek hakkında hepimiz hemen hemen bir yargılar manzumesinde, mantığa sığmayacak kehanetlerde bulunabiliriz! Halbuki bu durum madden ve manen mümkün değildir. O zaman neden bizler hep gelecek hakkında bir şeyler konuşur ve geleceğimizi şekillendirmeye çalışırız. İnsanın doğasında var olan duygusal faktörler icabı düşünme yetisi, ölümsüzlüğü bize pazarlar.

     Oysa ki, sistemik olarak boşluğa doğru bırakılan bir nefesin, kime emanet olacağını bilmemek kaderinde, tüm canlılar ile, kavga etmeden paylaşıp, nasip kâr hallerimize bürünmekteyiz, bürünmeliyiz!..

Disiplinler malum, insanın eğitimi için varlardır. Ortaya çıkmışlardır. Buradan öğrendiğimiz işte bu gelecek hakkındaki yargıların mantıki değil, aksine duygusal faktörleri içerdiğini anlıyoruz. O halde birey, karşısındakine güven, kendine güven, ümit, hırs, arzu… Faktörlerinde geleceğine yolculuk eder. Bu sebeple de insan, daima ruhunu okşayacak ve onunla öne çıkabilecek bir takım farkındalıklar yaratma içgüdüsünü, öğrendiği tüm disiplinlerle faaliyete geçirmek isteyecektir. İçinde var olan patlamaya hazır bir enerjiyi keşfetmesi, işte insanın ve hatta insanlığın yaşamını değiştirir.

Enerjinin açığa çıkması ile, hatta suyun akışı bile değişir ve yeni ileri teknolojiler ile, katma değerler yaratırız. Yeter ki, kendi dünyamızla barışık ve içinden yine bir ben çıkmasını sağlayacak huzur dinginliğimiz olsun.

İleri teknolojileri, 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Japonya yapıyordu. Fakat bu böyle devam etmedi. Edemedi. Çünkü yeni neslini farklı bir özellikle donatarak yaratıcılıklarını ortaya çıkarmak şartını yerine getiremedi. Yani bir nevi, disiplin insanı veya görev insanından ziyade, yaratıcı insanlara ihtiyaç olduğunun farkına vardığında, elinde tuttuğu, yüksek teknolojileri inovasyona kurban etmiştir.

     Merak edilen ise şu anda bunu kim yapmakta?

     Amerika Birleşik Devletleri yaratıcılık fikriyatının farkına vardığından beri bu işi yapmakta ve bu konuda oldukça başarı sağlamaktadır. Bu vesile ile, dünyamız değişerek, hatta insanların hiç bilmediği veya tahmin dahi edemediği yeni meslekler bulunarak hayatımıza girmektedir. Çok değil günümüzden on yıl önce kuruluş ve örgütlenmelerini sağlayan şirketler, şimdilerde dünyanın en büyük şirketleridir. Eskiden enerji firmaları en büyük şirketler arasında iken, şimdilerde ise yazılım şirketleri en büyük şirketler olarak faaliyet göstermektedirler.

Şimdi eğitim konusuna tekrar dönecek olursak… Eğitimin amacı, halkın, devlet ve özel sektör ile el ele vermesi olmalıdır. Geçmişten nefret etmeden, geçmişe yüzümüzü onurlu tutmamız lazım. Yaşadığınız her şeyde bir iz bırakmak istiyorsanız, ertesi sabaha uyanmanız gerekmektedir. Hayatımız zavallı geçmek zorunda değil. Bireyin dünyaya gelmek için bir sebebi var. Anlam bırakma çağında (Sanayi 4.0), kendi anlamımızı bulmamız lazım.

     Ancak bu anlamlandırmayı, şu şekilde de tasvir edebiliriz…

Özgün olma çağı.

Kendin olma çağı.

Kendine ait olanı yaratma çağı.

Burada hemen yazmam gereken, orijinal ve yerel olanı, yani kendine ait olanı küreselle buluşturabilmek çok önemli. Nedeni ise, globalleşme ve küreselleşmenin artık yok olduğu bir dönemde, eski değerlerin kalmadığına tanıklık etmekteyiz. Bunların yerini alan ve adına hepimizin bildiği gibi Big Data dediğimiz, Büyük Veriler sayesinde, kritik noktalarda doğru kararlar alabilme durumundayız. Bireyin, ne yiyip ne içiyor, nereye tatile gidiyor, en sevdiği renk, hobileri, v.s. her şeyi bilen ve her şeyi bir yerde toplayan, belli bir yerde biriktiren büyük zekânın, internet üzerinden satışlar ve içerik tüketimlerini arttırdığını da söylemeden geçmek istemem.

Dolayısı ile big data, kendine veri sağlayan kullanıcı davranışlarını takip ederek, geleceği öngörme yargısına mazhar olur. Finans kuruluşları, kendisinden bir kredi talep edildiği vakit, talep eden o mudisinin nüfus kimlik kayıtlarından sadece bilgi toplamaz. O müşterisinin, gelir ve gider eğilimlerini big data marifeti ile risklendirebilir ve en önemlisi de karar hükmünü ona göre verebilmelidir..

     Data Bilimi diye yeni bir meslek işte böylece oluşmuştur. Bakınız bu bilgilerden 1980 ve 1990 ‘ların, devamlı bir veri biriktirme gayreti içinde, bir nevi hardware (donanım) dünyası oluşmuştur. Hali ile bu durumda kendi zamanının sonuna gelmiş bulunduğundan, artık yazılım çağına evirilerek, apaçık ortada olan, yapay zekâ alanında, geleceğe yürümemiz lazım.

     Startup şirketleri, kuluçka üretim merkezlerinde var olma planlamasını en derinden, gelecek analizleri eşiğinde hayallerini işlerine yansıtmak isteyen girişimciler tarafından üretime geçerler. Kendi başarı formüllerini inovasyonel anlamda var edebilmek için, bu yapılan yatırımların berhava olmaması adına, yeni teknolojileri de kullanarak, hem yeni yeni teorilerle besleme ve gelecekteki en küçük bir ekonomik bunalımda yok olmasını önlemek, hem de en iyi temele oturtmayı amaç edinmeleri için, kaçınılmazdır.

Dolayısı ile Startup şirketlerinin bir diğer önemli hedefi, refah devletine hizmet etmektir.

Burada bir es verecek olursak, refah düzeyinin yakalandığı liberal ekonomiler, artık durağan bir semptom yaşar. Neticesinde artık, kendilerini uygulamalar ile yormaya bile gerek görmeden rant ekonomisine yönelmeye başlar. İşte burada artık, tabiri caiz ise daha kolaycılıkla bir kazanım elde etme yoluna gidilir. Scaleup!..

Scaleup ‘lar paraya yatırım yapar haldedirler. Para parayı çeker anlayışının yaygınlaştığı vahşi kapitalizmin getirisidir bu.

İçinde bulunduğumuz bilgilenme ve dijital çağın dışına çıkmaya çalışmalıyız. Tam da bu süreçte, önceki versiyonlarını kaçırdığımız Sanayi 4.0 ‘ı anlayarak, yarınlara hazırlanmamız gerekiyor. Burada tabi olarak her bir bireyin, genç kafanın, zekanın eşitlikçi yönetişimler marifeti ile şansı var demektir. Hali ile bu eşitlik, demokrasi döngüsünde varlığını gösterirken, demokratik bir tolera pozisyonu yoksa bu işlerin hiçbiri olmaz. Çokseslilik diye tabir ettiğimiz, herkesin konuşma özgürlüğü yoksa bir şey yaratamazsınız. Demokrasinin olmazsa olmazı adalet ve hukuk altyapısı yeni yeteneklerin çoğalmasına havi olur.

Yapılanmanın sil baştan olduğu günümüzde insanlar, düşünce ve inancının ne olduğuna bakmazlar. Büyük ölçüde önemi yoktur çünkü. Önemli olan ise ne ürettiğidir. Yukarıda bahsini ettiğim olmazsa olmaz bir yapının kıymeti burada ortaya çıkmakta. Bunun neticesinde üretmenin verdiği keyifle gururumuz da yükselerek, küresel itibarımız var olacaktır.

Teknolojik gelişmeler, bilişim, yapay zekâ derken, her gelişim elimizdeki meslekleri yok ettiği de bir gerçek. Diplomanın bir önemi yok diye bir söylevi elbette yazmayacağım. Ve fakat hangi okuldan mezun olunduğunun o kadar önemi kalmayacak.

Çünkü, geleceğin mesleklerinde, kişiliğiniz, hayaliniz, tutkunuz, vizyonunuz, hedefiniz var mı? Önemli olan bu vasıflara sahip bireye bakılarak, rol dağıtımına gidilecektir.

Sonuç olarak, diplomadan daha önemli olan, farklı olmak, farklı düşünebilmek. Herkesin yaptığından farklı bir başkasını yapabilmek. Yani sıradanlaştığımız toplu cehaletten ayrılarak, işte o an ayrıldığımız yerde fark yaratmamız ve yarattığımız farkı da göstermemiz gerekir.

     Unutmayalım ki, “ışık söndürenler kadar suçlu, mum yakmayanlardır.” *

Saygılarımla…
11.01.2018

* Talat Sait Halman

MALUMATFURUŞ !

Mesleğin 1989 ‘da takılıp kalması kimsenin değil, herkesin suçu !..

Şimdiye kadar bozuk saat misali yol alınırken, yöneticilerin yanında yer alanlara ve kendinden olanlara göz yumarak, meslektaşları peşkeş çekenler ortada iken, ve dahi bir şey yapmazken, muhasebe mesleğini gerilerden alarak, ileri bir proaktif meslek yapabilmek çok zor.

Hamasi, yanındaymışız gibi yapılan uygulama ve söylenen söz ve yazılan yazılar artık duvar etkisi yapıyor. Yani duvarlardan dönüyor.

Gelecek için, öncelikle bu asalaklardan kurtulmalı. Doğruyu bizlerden sözde daha iyi görenlerin körlüğünden(!) kurtulmalı..

Oysa bizler ne yapıyoruz ? Anlayamadığım ne gibi bir çıkarın peşinden dört nala ve ısrarla bugüne dek yanlışın yanında yol almaya devam ediyoruz. Sanki, özgürlüğümüzü bahşedenlerin, dayattığı her şeyde, arpalıktan düşen kırıntılara tamah ederek, zulmü alkışladık !..

Anlaşılır değil…

Kıyama kalkıldığı 2011 ‘den bu yana, rahat değiller, son demleri !.. Çünkü “sevap münafıklığı” yaparak gelip, baş köşede olan sırça köşkleri artık taşlanmakta.

Sanıyorlar ki, kimse farkında değil, zımni koydukları sansürlerden. Meslek mensupları veya bu meslek, öncelikle yönetim eskilerinden kurtulmalı. Bir şey yapacak beklentisi ile yönetime talip olanlar, verdikleri söz ve taahhütleri, hatta vaatleri unutarak, kademedekiler ile aynılaşıyorsa, bildikleri gibi bu nesil meslek insanları artık uysal koyun değillerdir.

Bu zamana kadar, zımni sansür uygulayanlar, çok iyi bilir ki, kendi avanesi değil, aksine umut tacirliği yaptıkları meslektaşları, onları baş tacı ederek, ilahlaştırdılar. Lakin inananlar hayallerinde boğuldular. Meslekte bitti. Kendileri de…

O avaneler mi ne oldu ?

Onlar kendi ali menfaatleri için safları sıklaştırıp, dürüst yapılan bir muhasebe mesleğinden yapamayacakları servetlerinde, yönetim gücü ve haksız rekabet kuralsızlığında(!), kralları aratmayacak bir yaşam biçimine yükselerek, sahanın gerçek durumuna ait kötü resimlerin merkezine oturmuşlardır.

Gettolaşan gruplar, duvarları ördükçe, kendi STK ‘mızdan icraatları anlatması beklenen, lakin tersine adı ile ONLARDAN HABERLER (!) gibi, salak / saçma bir yayım organını yönetim elitlerinin kullandığı paçavraya dönüştürüyor.

Bu gruplaşarak, köşeli yarınlar hazırlayanların temsilcileri(!) İSMMMO ve TÜRMOBDA yönetimdeler. Meslek insanları için namevcut oluşları, çaresizlik içinde aslında çarenin kendi ayakları üzerinde kıyama kalkacak olan meslek insanlarıdır. Bu yönetemeyenler ise duraklama dönemin de, lale devrini avaneleri ile yaşayarak, algıları manipüle etmekle meşguller.

ACZ İÇİNDE oldukları o kadar barizken, seçime beş kala yine bu hali fırsata çevirmenin yolunu aramaktalar.
Meslek insanları ise tüm bu hayal kırıklığının tam ortasında, geleceğini kestiremeyen bir panik atakla, piyasa kurnazlarının ağlarında kendi hallerinde bir çıkış yolu aramaktalar.

Kendi kendilerine var ettikleri ve en alt hiyerarşiye de ister bağımlı, ister bağımsız meslek insanlarını koydukları aşikar değil midir? Omuzlarında yükselen bu üstün elitlerin doluştuğu bu arpalıkların, nasıl bir zafiyet ile zaafa uğramış olduğunu artık görelim.

Enteresan dediğinizi duyar gibi oldum bir an !..

Kapılar arkasında bir birinden farkı olmayan insanlar, kapı önüne konduklarında hangi yaptıkları ile anılacaklar?

Açıktan açığa her yerden liyakatsiz yalaka ve yağcı ve yandaş olanlar ile boy resimleri verenleri ve hatta öncelikle delege olanlar ile var olanlara şirinlik edenleri sintine etmeli. Sonrası kendiliğinden yükseliştir. Bu ister teknoloji katmanında, ister hangi katmanda olursa olsun… Fark etmez.

Kapalı kapılar ardında yapılan söylevler ile genelin ağzına bir parmak bal çalanları şimdiye kadar hiç bir şey yapmadıklarına tanıklık etmekteyiz. Son seçim zamanında seyredin alemi !!! Bahçesi farklı, gülüm dediği farklı olanlar ile, isim değiştirerek ortaya çıkanlara bir bakın… O vücutların önce oy için nasıl avcı olduklarına, bunun için ise neler yaptıklarına ve sonra nasıl delege avcısı olduklarına…

Peki Birlik ve odalar… Ne için varlar, amaç ve konuları nedir?

İcraat yok. Olmadığı için üzerinde yazmaya da gerek yok. O cephe bildiğiniz gibi!..

Varsa bir kurşunları onu da, seçime beş kala harcayarak, nisyan ile malum insancıkların(!) hafızalarına yazılmaya ve oy sandığından pişkin çıkmaya çalışacaklar. Birlik ve grup sıfatlarını tartışarak felsefesinde okuyanlara “mış / muş ” yaparak.

Gürültüye yine kuyruk olmayacağımız bir geleceğin heyecanında, hayallerimizi hayata geçirebileceklere kurmayı unutmayalım!

İyi uykular!..

Saygılarımla…
04.01.2018

BAĞIMLI MESLEK MENSUBU: SESSİZ ÇOĞUNLUK

Sükutun da bir sesi vardır. Onu duyacak yürek lazım.
Şems-i Tebrizi

Meslek Mensupları, zaman zaman da olsa, hak arama adına seslerini yükselterek, çeşitli platformlar aracılığı ile, mali sistemin temel unsurlarından olduklarını hatırlatmak gereği duyarak, volatil zeminde var olmaya çalışmaktadırlar.
3568 Serbest Muhasebecilik, Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu, tam da meslek mensuplarının hak ve adalet aramalarına dayanak oluşturmaktadır. İlk yayınlandığında da var olan çelişki ve eksikliklerinin yanında mükellefiyet tesis ettiren teşebbüs ve işletmeler için defter tutma, ve danışmanlık işlemlerini, ya hizmet akdi ile vekaleten “serbest”, veya ücret mukabili tam zamanlı işyerinde çalışmak sureti ile “bağımlı” olarak yerine getirmektedirler. ( 13.06.1989 Tarih ve 20194 S.R.Gazete)
Kendi içinde nasıl bir çelişki yaşıyor ki, meslek mensupları zamanla yıpranan bu Kanunu, sorgular olmuşlardır?
Yeri gelmişken, “bağımlı meslek mensubu” ibaresi ile, mali sistemde yerini almış, m uhasebeci ve mali müşavirler ile yeminli mali müşavirleri (devlet kademesinde var olanlar da dahil) kastettiğimin bilinmesini isterim.
Burada ele alarak çözümleme yapmanıza yardımcı olabileceğimi umduğum temel konumuz, bağımlı çalışan meslek mensuplarının, aslında yıllardır var olan ve fakat görünmesine rağmen pek de bir şey yapılamayan sorunlarına eğilmektir. Çıkarıldığından bu yana, çok uzun yıllar olmamasına karşın, 3568 Sayılı Kanun, meslektaşlar arasında birlik ve beraberlik yerine, git gide kaosu andıran yapısında, artık yamalar ile genişlemesi de, fayda temin etmemektedir. Yeni bir kanun yapılanmasına tez ihtiyaç varken, mesleğin gidişatına bakıldığında, liyakat safhalarının, sertifikaya bağlandığı şu günlerde, teknolojik inovasyonların varlığında, paydaş olan kurum ve kuruluşların artık meri kanunu kaale almayacaklarının sinyalleri ortadadır.
Konu aslından hareketle, bağımlı çalışanlara dönecek olursam, aslında karanlıkta kalmış bu mevzu hakkında, detayda bir düzenleme olmamasına rağmen, tam tersine sınırlama maddesine yer verildiğini vurgulamak isterim.
Kanun, “serbest” ifadesini hatta başlığına alırken, “bağımlı” çalışanları ari tutarak, geçmişten gelen bir kavram karmaşasına yol açmıştır.
O zaman bu karmaşayı yine Kanunun kendisine bakarak izah etmeye çalışalım.
Aynı kapsam ve aynı amaç için mücadele ettiğimiz bir düzlemde, kanun, çatışmalı kişiler tarafından ele alınarak, bağımlı olarak çalışan meslek insanlarına, sınırlama koyarak, unvan kullanamayacakları şartını getirmiştir.(3568 S.K. 45.Madde)
Şimdi hemen aklımızda olan fırtınalı soruları düşünürken, aynı zamanda kullanılamayan unvanın ne işe yarayacağını kendimize soralım!.. Tezat. Öyle değil mi?
Diğer tezadımız ise, aslında ilgili kanunun geçiş süreci için müktesep hak diye tabir edilen hükmüdür. Geçici 2. Maddenin C bendi şöyledir:
“Kamu kuruluşlarının veya bilanço usulünde defter tutan özel kurulların muhasebe birimlerinde birinci derece imza etkisini haiz olarak muhasebenin fiilen sevk ve idare edilmesinden veya mali denetiminden sorumlu olarak en az 5 yıl çalışmış olanlar, Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavir olmaya hak kazanırlar”
Bu maddeden yola çıkarak, günümüze geldiğimizde, asıl feveran ettiğimiz konuların dünden kaldığını anlamamız imkan dahilinde olur. Alınan bu belgeler, çalıştıkları firmalardan ayrılana kadar bir işe yaramayacağı gibi, çalıştıkları sürece unvanlarını da kullanamazlar.
Adı geçen 3568 Sayılı Kanun, güvence altına alınacakları bir yapılanmadan uzaktır.
Özlük hakları ancak normal çalışan statüsüne göre, rutin yasalarca belirlenmiş olup, bu hak ve menfaatlerin yeri geldiğinde korunup, kollanacağı bir birim de bulunmamaktadır. Mensubu oldukları meslek örgütleri tarafından da, küçük komitelerce temsil edilmektedirler!..
Tabi olarak bu da hak ve menfaatlerin işverenlere karşı korunamaması eşiğinde karşımıza çıkmaktadır. Kanun ve yönetmelikte revize edilebilecek birtakım genişlemeler ile, bazı olumsuzlukların önüne geçmek ise, kanaatimce artık mümkün değildir.
Oysa ki, 03.01.1990 tarih ve 20391 sayılı Resmi Gazete’ de yayınlanan Serbest Muhasebeci, Serbest Muhasebeci Mali Müşavir Ve Yeminli Mali Müşavirlerin Çalışma Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik 24.Maddeye istinaden, aynen “serbest” çalışanlar gibi hizmet sözleşmesi düzenlenmesinin önü açılmalı. Bu da, ruhsat kullanımı ile mümkün görünmektedir. Şirketler nezdinde, her önüne gelenin, muhasebe ve müşavirlik hizmetinde bulunmaları, mesleğe zarar vermeleri engellenmelidir. Hiyerarşik norm değerler ile, liyakat durumuna azami hassasiyet gösterilmesi esas olmalıdır. Bunun sonucun da, evvela, yönetim ve ortaklar olmak üzere başta, tüm paydaşlara sorumlu olandan başlayarak ruhsat döngüsünü tamamlamamız, yeni olanakları da aralayacaktır. Hali ile, sicile girmeyen bu üst meslek yönetici kadrosu, kendiliğinden elemine olacak ya da genel ve özel şartları yerine getirmeleri halinde ruhsat sahibi olarak mesleğe büyük hizmet edeceklerdir. Kariyer mesleği olabilmenin en tabi göstergesidir bu durum. Elbette, ücret hususunu daha verimli düzenleyecek imkânları beraberinde ortaya koyarak, çok müşkül elde edilebilen bir mesleği tavan yapacağı aşikârdır.
Zamana dayalı ücretlendirme işte tam da bu sürecin sonucudur. Zaman /ücret skalası belirlenerek, yıl içinde bir bağımlı mali müşavirin ortalaması alınmak sureti ile, birden fazla işverende çalışma olanağının önü açılabilir. Bu sayede ücret politikalarının da firmalarca gözden geçirileceği ve örgütlü bir meslek ile, hak kazanımları çok daha fazla ve kolay elde edilecektir. Özellikle konsolide şirketlerin bu sayede, beyanname imza yetki sorunları dahi çözüme kavuşacaktır. Kaldı ki, böyle bir uygulamanın hayata geçirilmesi neticesinde, staj konusunda bile, gençlerin önünde alternatifler yaratarak, ucuz ücretlendirme politikaları ve asgari büro standartlarından uzak, daha iyi şartlarda stajyerliklerini tamamlama imkânını elde etmiş olacaklardır.
Küçük ve orta ölçekli işletmelerin yanında güçlü sermaye odaklarının da yer aldığı firmalarda, çalışan bağımlı meslek mensuplarını, farklı bir pencereden de ele alabilmemiz ve ona göre sorunsal tespitleri hayata uyarlamamız gerekir.
Bulundukları işletmelerde, statü gereği aslında, serbest çalışan meslek insanından da, geleceğe daha proaktif bakabilen, yetişmiş, yabancı dili olan, sektör bazında uzmanlaşmış meslek insanlarından oluştuğunu aklımıza kazımalıyız. Doğru analizleri yapabilmek için, bunu en önemli unsur olarak ele almalıyız. Firmaların bütçeleme yaparak ortaya koydukları gerçekten de ileri teknoloji yatırımları, taxsonomileri de kapsadığından, bağımlı meslek mensubunun, kendini riske etmek istemeyen işletmeye karşı, nasıl bir hazırlık neticesi sorumlu olması gerektiğinin altını çizmek oldukça önemlidir. Bu sorumluluğu alabilecek meslek mensubunun eğitiminden tutun da tüm hak ve menfaatler çerçevesinde arkasında sınırlı da olsa durabilmek gerçeğini görmek lazım. Bazen zorunlu, bazen de iş yüklerine göre ihtiyari katılabilecekleri çeşitli etkinlikleri düzenleyerek, bağlı oldukları odalar ve kendi aralarında bir diyalog penceresi aralayarak asosyallikten, sosyalliğe doğru kabiliyet kazanmalıyız.
Elektronik kayıt sistemi, her ne kadar mesleğin süreçte bağımlı statüsüne geçtiği izlenimi verse de, bir anlamda orta düzey işletmeler için geçerli bu varsayım, limit dışı olan ve beyannamelerini imzalatma zorunluluğu bulunmayan firmalarda işverenler tarafından çalıştırdıkları meslek mensupları için korkunç psikolojik baskı oluşturmaktadır.
Neresinden bakarsanız bir şekilde zarar göreceğimiz ortadadır.
Sorum şu: Bağımlı çalışan meslek mensuplarının, bağlı oldukları odalarca hak ve menfaatlerinin korunamaması, yeniden bir yapılanmanın çözüm yollarının, akıllara pelesenk olmasına imkan tanıyor mu?
Yasa buna cevap vermiyor.
Anlayamadığım ise, bu bağımlı çalışan meslek mensupları, hiçbir sorunlarına çözüm ol(a)mayan ve hatta mücadele dahi etmeyen(!) odalarına karşı, bir çalışma içindeler mi?
Cevap hazır. Hayır…
Bırakın haklarını arayacak bir platform kurmayı, her seçim zamanı, özellikle iktidar grubunun potansiyel oy deposu olarak, gizli bir kurtarıcı gibi kullanılıyorlar.
İ
şin enteresan yanı daha bitmedi. Bu bağımlı meslek mensupları, komitelerde sözde temsil yetkisine sahipken, Türmob ‘da adlarını anacak kimseyi bulamıyorsunuz!.. Tersine durum söz konusu ise (Yanlış bir bilgilenmem var ise, tekzip etmeye hazırım.)
“Mesleğin temeli bağımsızlık unsurudur. Bağımlı çalışma kavramına yer yoktur.”Diye, tamamen gerçeklerden uzak, algı yönetimi esaslarını temel alan, öğrenilmiş çaresizlik içinde hareket etmeleri de bundan sanırım.
Bağımlı meslek mensupları, yıllar var ki, öğrendikleri çaresizlikle, doğar doğmaz zincire vurulan fil misali yıllar geçtikçe umutlarını yitirerek, bir hamle de yok edecekleri zinciri alınlarına yazılmış kader belleyerek, kurtulabilme hamlesi bile yapmadan, itaatkârlığı öğrenmişlerdir. Son istatistiki verilere göre, Çalışanların Kütüğe Kayıtlı Olanlar – Olmayanlar Özet Tablosu ele alındığında, tüm meslek mensupları toplam sayısı, 108498 ’dir. Bu toplamın içinde, serbest çalışanlar 57567 ve BAĞIMLI ÇALIŞAN SAYISI 50931 olarak, neredeyse yarı yarıya diyebileceğimiz bir seviyededir. Yüzde 47.
Sanırım yukarda verdiğim fil örneği ile örtüşmektedir.
Peki bu inanılmaz yükseliş duracak mı?
Asla durmayacak.
Bilvesile, iletmeyi borç bilirim. Şöyle ki;
Geldiğimiz nokta, aslında tahayyül edemediğimiz bir uzaklıkta idi. Ve fakat birden bire bu uzaklık, üzerinde seyrüsefer ettiğimiz açık deryalara dönüştü.
Sabrınız yoruldu ise ve sükut da yeter, duyacak yürek yok! Diyorsanız…
Yüreğiniz deli atıyor ve mahirseniz, buyurun hep beraber yola revan olmaya!..
….. BAĞIMLI MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLER ODASI
….. BAĞIMLI YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLER ODASI 

Türkiye De Bağımsız Denetim Uygulamasının Sorunu ve Çözüm Yolları

Giriş

Bilindiği üzere 13.01.2011 tarihinde kabul edilen 6102 sayılı TTK nu 14.02.2011 tarihli 27846 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Tabi ki eksiklikleri vardı. Yaklaşık 102 maddesi sonradan değişikliğe uğrayarak düzeltildi.

Meslek mensupları olarak bizleri de şirket kuruluşların da devrim niteliğin de değişiklikler (tek kişilik şirket) gibi yeni uygulamalar çok yakından ilgilendirdi. Bir önemli konu da DENETÇİLİK müessesesi ile ilgili değişiklik idi.

Çünkü HOLDİNG ’in denetçisi, LOKANTACI, Anonim Şirketin Denetçisi TERZİ  olan uygulamalar bulunmaktaydı.

Yeni TTK ile nihayet iş ehline teslim edilecek düzenlemeler içerdi. DENETİM yapacakların şartlarını belirleyerek, Denetçi Ruhsatını  almış, Yetkin, uzman meslek mensupları tarafından denetim görevinin yerine getirileceğine karar vermiştir. Bütün meslek mensupları bir hevesle , Denetçilik belgesi alma gayretine girip, belgelerini alarak biz bu işe HAZIRIZ ve TALİBİZ dediler.

Daha Sonraki Gelişmeler,  ilk başta  ki  heyecanını kayıp ederek, bağımsız denetime tabi olacak şirketlerin şartları yüksek tutularak, şirketlerin büyük bir bölümünün DENETİM dışın da tutulması sonucunu meydana getirmiştir. Hali ile bu da bir hayal kırıklığı oluşturmuştur.

An itibari ile geldiğimiz nokta, Bağımsız Denetimin uygulanması için , bazı hususların aşılması gerekir. İsteğimizin gerçekleşmesin de, geleceğin denetçileri için 3 önemli yetenek çok önemli görünüyor:

Sektörel Uzmanlık, Araştırmacı Finansal Beceriler ve Kritik Düşünce Yapısı.

Bu yetenekler doğrultusunda Denetim mesleğinde bir evrim gerektiğini düşünüyorum.
Bunun  en önemli yolu da, öngörülü (proactive) olmak. Proaktiflik geleceğin denetçisinin kritik özelliği olmakla beraber, genç denetçi ve öğrencilerin meslekte statü olarak yükselme ve değişim yani inovasyon yaratma isteklerinin, mutlak olmazsa olmaz sadakata evrilmeleri gerekir. Tüm bunları, hedef alarak yapılması gerekenler diye ele alırsak, Denetim Ruhsatını, belgesini yani ehliyeti alan, liyakatin oluşturulmaya çalışıldığı evrede Bağımsız denetim alanında gerekli uygun davranışların etik kurallar dahilinde olmasının şart olduğunun bilinci ile tecrübeye yürümesi gerekmektedir. Bu etik kurallar;

-Tarafsızlık / Bağımsızlık

-Mesleki şüphecilik

-Mesleki özen ve titizlik / Dürüstlük, mesleki yeterlilik ve güvenilirlik

-Ticaret yapma ve mesleğe aykırı faaliyetlerde bulunmama

-Reklam yasağı

-Haksız rekabet

gibi ahlaki değerlerimizdir. Üst seviyelere serfiraz etmemiz gerekir.

Bu sebeple, mesleğe zeki, hırslı, hedefleri olan, azimli gençlerin gelmesini sağlayarak, gelenleri ise kısa bir süre sonra uzaklaştırmamalıyız. Aksi durum ise ister istemez mesleğe gençlerin kazandırılmasını önlemekte, nitelikli yeni meslek mensuplarının yetişmesine sekte vurmakta ve tabii ki müşterilere sunulan hizmet kalitesinde de düşüşlere neden olmaktadır. Muhasebe ve muhasebeci kalitesi yükseltildikçe denetim ve denetçi kalitesi de kendiliğinden yükselecektir!

660 Sayılı KHK ile kurulmuş olan Kamu Gözetimi, Muhasebe Ve Denetim Standartları Kurumu (KGK), denetim alanında her ne kadar Etik Kuralları düzenleme yetkisi bulunmamasına rağmen, çok büyük yetkiler ile donatılmıştır. Muhasebe ve Denetim Standartları başta olmak üzere; özlük, staj, sınav, eğitim işlerini düzenleme yetkisi de kuruma verilmiştir.

Yeni bir kurum olması nedeniyle tüm bu işleri yapmakta zorlanarak ve bocalama eğilimlerinde gerekli düzenlemeleri yapmakta gecikme göstererek, denetim alanına olan ilgi ve alakayı soğutmaktadır.  Hali ile, kısa zamanda belgesini alan için hayal kırıklığına sebebiyet vermiştir. Tam da bu aşama da kendi alt meslek örgütlerini oluşturamadığından, üzerindeki yükü dağıtma veya devretme pozisyonu da bu sorunu büyütmüştür.
Avrupa Birliği kriterleri çerçevesinde denetime tabi şirketlerde bilinen limitleri uygulayamayarak, denetim işi çok az sayıda, şirketle sınırlı kaldı.

Kurum gelecek için yeni bir strateji planı hazırlarken, kuruluş ve sonrasındaki yapmış olduğu hata ve atalet içine düşerek –belki de siyasi erkler marifeti ile sorunların üstesinden gelemiyor- öncelikle uygulamaya yönelik tebliğ ve yönetmelikleri taraflarla tartışarak yayımlanması yöntemini seçmelidir.

Muhasebenin Standart uygulanabilir bir set ile sermaye şirketlerinde zorunlu kullanılmasını sağlamak ve eğitim gibi bazı görevlerinin, DENETİM BİRLİĞİ çatısında kurulacak bir birliğe devretmesi veya  Turmob ile iş birliği ve diyalog kurması Denetim hizmetlerinin  kaliteli olması için denetim ve kontrol mekanizmalarının kurulması, denetimin geleceği açısından  önemlidir.

Ayrıca, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından yayınlanması gereken Anonim Şirketler ile Tarım Satış Kooperatifleri ve Üst Kuruluşlarının Denetlenmesine Dair Yönetmelik  bir an önce yayınlanmalıdır. Üzülerek söylememleyiz ki bugün yeni ticaret kanununun gerektirdiği şekilde uygulama yapmıyor olmak denetim konusunda şirketleri öncekinden daha  belirsiz duruma düşürmüştür. Aynı zamanda bu şirketlerde denetimin başlaması, işletmelerin bağımsız denetime geçişlerini kolaylaştıracağından acilen yönetmelik çıkarılmalıdır.

İyi bir meslek mensubu, işletme yönetiminin kendi kendine doğru soruları sormasını sağlayabilen bir yapıda olmalıdır. Meslekten beklenen katma değerin ortaya çıkması ancak tarafların beklenti açığının giderilmesi ile mümkün olacaktır.

Denetim pazarının büyük denetim şirketleri faaliyet alanından çıkarılarak, bu payın adil olarak  dağıtılması sağlanmalıdır.

Sonunda illa ki, başarılı bir denetim alanını gerçekleştirmek elbette sorunların çözümü ile olacakken, aynı zamanda da benimsemek, benimsetmek  ve istemek gerekir.
Denetçilik mesleği ve insanları, bir başka meslek ve mensubunun rakibi şeklinde düşünülmemeli. Bu vesile ile, mesleki rekabet adına mesleği bitirici, mesleğin saygınlığını zedeleyici işlerin yapılmaması gerekmektedir.

Buradan devam edecek olursak, aynı zaman da bağımsız denetim şirketlerinin haksız rekabet koşullarını en üst düzeye çıkarmaları, ücret politikalarının taban yapması,
diğer hizmetlerin bonusu olarak sunulması, acil çözümler gerektiğini açık olarak ortaya koymaktadır.
Yeri gelmişken, denetim kuruluşları ve denetçiler, ücretini işverenden almasına bir çözüm bulunmalıdır. Dolayısı ile yukarıda belirttiğimiz gibi Tarafsızlık / Bağımsızlık kuralına bir çözüm bulunarak denetim raporunun Dürüstlük ve güvenilirliği sağlanmış olacaktır.

Son zamanlarda özellikle KAYİK Hariç Sorumlu Denetçi Olarak Yetkilendirilmiş Olanların 01/01/2017 Tarihinden Sonraki Durumunu da göz önüne alacak olursak, en büyük sorunlardan biri olarak görülen bireysel denetimin, hayat bulamayacağı bir ortamın hazırlanarak, denetim kuruluşu ile lehe olan, aranan kurallar zinciri de ortadan kalkarak eleştiri konusu olmaktan çıkmıştır. Denetimde şirketleşme / kurumsallaşma teşvik edilmeli ve hatta zorunlu tutulmalıdır.

Bir başka ifadeyle artık ihtiyaç sahipleri, hizmet sunucusu olarak kişileri değil, sürekliliği olan bir kurumu muhatap olarak görmek istemektedirler.

İster bireysel, isterse ortaklık şeklinde olsun, sürdürülebilirlik için kurumsallaşma kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Kurumsal yapı ve mekanizmalara sahip olmayan bir firmanın varlığını sürdürmesi yeni
süreçte mümkün görünmemektedir.

Ayrıca Denetim Kuruluşlarının çoğalabilmesi ve örgütlü olarak meslek sahasının genişletilmesi, egoların aşılamadığı toplumumuzda, oluşmamış kurumsallaşma ve ortaklık anlayışında zor bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Bu çalışmalarda bulunan ve bulunmak isteyen tüm denetçilerin ne yapmaları lazım diye bir fikirleri oluşmamış veya net değiller. Bir hafıza kayıtları olmadığı gibi new zamanından now zamanına transfer olmayı becerememektedirler. Her bir değişikliği yeni diye tabir edilen bir anlayışla yapmaya çalışırken, an itibari ile ellerinde bulundurdukları her hangi bir metaryeli kullanmayı akıl edememektedirler. Dolayısı ile raporlama ve tutanak kültüründen yoksunluk, yapılan tüm çalıştayları yok hükmüne koymaktadır.
Özellikle
denetçilerin ilgili denetim süreçlerinden ari ve işleyişlerinden habersiz olarak, iş geldikçe nasılsa öğrenilir havasından kurtulmaları ve hatta öne çıkmak gibi kötü alışkanlıkları da mevcuttur. İlginç olanı da çoğunluk denetçinin bir denetim firması kurduğu veya denetim firmasına ortak olduğu vakit, sanki üstün elitlere katılıyormuş gibi bilgisiz ve cühela bir profile büründüklerini ifade etmek gerekir.

Oysa ki, yukarıda da yazdığım gibi, Bağımsız Denetim ticari bir sektör ve fakat saha da yeteri kadar iş olmadığını işaret edersek, kısa süre sonra şirketi kapatmak zorunda kalıyorlar ve bu durum çok daha fazlasıyla bir özgüven noksanlığına sebep oluyor.

Mali Müşavirlik ve Denetim arasında bocalayan meslektaşlar, bir de her ikisini aynı anda yapmayı düşünmekle, iki ara bir dere de nereye ne kadar fokuslanacaklarını bilemeyip, dış denetim gibi ağır bir mevzuat ve sorun olması halinde altından kalkılamayacak sorumluluk taşıması neticesi ya tamamen uzaklaşmaktalar, ya da hüsrana uğramaktadırlar.
İşini önemseyerek kendisini geliştiren denetçi insanlarının bu işi hakkı ile geleceğe taşıyacakları ise aşikardır.

Bunun yanında şirket yönetimlerinin tam olarak denetim çalışmalarına ve raporlarına katkı koyamadıkları bir eksiklik

Şirketler denetimden çok denetim dışı hizmetlerden yararlanmak istemektedirler. Bu durum da bağımsızlığı zedeleyerek, denetim kalitesine zarar vermektedir.

Denetim Kalitesi denilen olgunun ölçülebilir olup olmadığı konusunda bir belirsizlik vardır. Bu nedenle kalite  ölçme sistemleri kurulmalıdır.

Denetici denetime başlamadan önce, kaliteli mali tablolar üretilmemesi nedeniyle öncelikle mali tabloları düzeltip daha sonra denetim yapmak zorunda kalmaları denetim sürecini uzatmaktadır.

Diğer yandan denetim hizmeti veren firmaları, denetim faaliyetlerini her yıl düzenli olarak KGK tarafından denetlenmelidir. Denetlenme oranın az olması kaliteyi düşürmektedir.    Hatta KGK ‘nın yaptıkları denetimleri denetleyen bir sistemin olmasının önemi hayli fazladır.

Yetişmiş personel sorunu giderek artacak bu ihtiyacı karşılanması için denetim alanında gençleri motive etmek, eğitim vermek ve yetiştirmek gereklidir.
Teknolojiden yararlanmak, denetim ile ilgili yazılım programları üretmek ve geliştirmek önemli bir konudur.

Tabi olarak denetim kapsamına giren şirketler arasında ise, denetimi bir ek maliyet olarak görmekten uzaklaştırarak, bu işlere en başından karşı çıkmalarına engel olmamız lazımdır. Bu da ilgili patronların bi haber konumundan, haberdar konumuna geçecek bilgilendirme eğitimleri ve seminerleri, toplantılar v.s. düzenlemekle mümkündür.

Sivil Toplum Örgütleri, Mesleki Odaları, Borsalar Birliği

Denetim müessesesinin tam olarak uygulanmasını sağlayacak kurum ve kuruluşların başında sivil toplum kuruluşları, mesleki odalar, borsalar birliğinin desteği çok önemlidir.

Bu kuruluşlar , üyelerinin mali tablolarının , uluslararası piyasalarda güven verici, bağımsız denetimden geçmiş, işletmeyi tam ifade ettiğinin kanaatini  sağlayacak olan,  Bağımsız Denetim İşleminin uygulanması nın yapılmasını desteklemek için, daha fazla çaba harcamaları gerekmektedirler.

Türmob, Mali müşavirler odaları, denetçi dernekleri, bütün taraflar, denetçilik  müessesesinin uygulanması için daha çok destek vermelidirler.

Bilindiği üzere, uygulamada vergi matrahının Tespit edilmesin de Vergi Usul Kanunu hükümleri uygulanmaktadırlar. Değerleme ölçülerinde, usul kanunundaki hükümler  uygulandığı için, işletmenin gerçeğe uygun değerlerinin bulunmaması sebebi ile, vergileme de olması gereken den farklı değerler oluşmaktadır.

İşletmelerde, Bağımsız Denetim , TFRS, UFRS uygulanması sonucu , Vergileme de vergi yükünün enflasyonist sebeplerin arındırılması sonucu, değişeceği  kaçınılmaz olacaktır.

Son Söz,

Gelecek muhasebe organizasyonlarının değiştirilmesine yönelmekten ziyade mesleğin doğasından kaynaklanan zorlukları anlamaktan geçmektedir. Bunun başarılması ortalama üstü yenilikçi bir anlayış ve yaratıcılıkla mümkündür.

Bağımsız Denetim Hizmetlerinde Kalite İçin;

Sürekli Zorunlu Eğitim

Güç Birliği ve

Kurumsallaşma

mutlaka olmalı ve bu bilinç ile hareket etmemiz gerekmektedir.

Bahsini ettiğim Sürekli Zorunlu Eğitim hakkında, konuya fazlaca girmeden değinmek istiyorum. 04.11.2017 Tarih ve 30230 Sayılı Resmi Gazete ‘de yayınlanarak, 01.01.2018 ‘de yürürlüğe girecek olan, Bağımsız Denetçiler İçin  Sürekli Eğitim Tebliği başlı başına ayrı ele alınması gereken, çok önemli çıkarımları olan bir konudur. Bu hususun meslek mensupları üzerindeki, maddi ve manevi baskısının bilimsel veriler ile ciddi olarak analiz edilmesinde fayda vardır. Ya yoksa, denetçi meslek mensuplarının psikolojik travmalara mazhar olacakları açık olarak ortadadır!..

Yeniden ele alınarak, gerekli incelemeler neticesi, bu tebliğ içeriği ve içerikte yer alan puan düzenlemesinin ve dahi sosyal huzurun ivedilikle sağlanmalıdır.

Hareketli ve mücadeleci olmamız gereken bir diğer son sözümüz ise, ticaretin meslek odaları, Mali idare, meslek kuruluşları , KGK, Kamu Kurum ve Kuruluları, Banka ve Finans kuruluşları ile, BAĞIMSIZ DENETİMİN  bütün işletmelerde uygulamaya bir an önce  geçilmesi için, asgari müştereklerde sorunlarımızı çözerek, destek verelim.

Saygılarımla…

Kaynaklar:
1) Vı. Türkiye  Muhasebe  Uzmanlığı  Kongresi_17.03.2016 Smmm Ve Ymm ‘ de Denetim Hizmeti Veren Meslek Mensuplarının Hakları, Yetkileri ve Vizyonları – 2.Oturum (Denge İstanbul Ymm-Mazars Üyesi)

2) Denetim Mesleğinde İnovasyon & Yeni Nesil Denetim-İsmail Önder Ünal KPMG Türkiye Denetim, Şirket Ortağı

3) Meslek Mensuplarının Denetim Hizmetlerindeki Hakları, Yetkileri Ve Vizyonları
Erol Demirel

23.11.2017

 

KAMU BİZDEN BAĞIMSIZ DENETİM İSTİYOR MU ?

Sokrates ‘e göre, “kent devletinin varlık nedeni sadece vatandaşlarının hayatlarını güvence altına almak değil, onların mutluluğa erişmelerini mümkün kılmak, ahlaken iyi bir yaşam sürmelerini sağlamak ve onlara iyi bir hayat temin etmektir.”

Elbette burada mutluluk salınımının birey düzeyinde mikro alınması mümkün olamayacağı gibi, makro anlamda hayatlara dokunarak, huzurlu ve müreffeh toplumlara yürümemiz mümkün olacaktır. Bu da devlet anlayışının var olma sebebi olan mevzuatlar silsilesinde kendini bulmaktadır.

Şimdi aklımıza gelen!.. Peki bu giriş neden ve hangi saik ile yazılmıştır?

Dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

02.11.2011 Tarih, 28103 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 660 sayılı Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK), Kanun Hükmünde Kararname(KHK) ile, Başbakanlıkla ilişkili, idari özerkliğe sahip bir Üst Kurul olarak kurulmasından sonra, uygulamaya geçmesi, 26.12.2012 Tarihi ve 28509 Sayılı Resmi Gazete ‘de yayınlanan Bağımsız Denetim Yönetmeliği ile olmuştur.

Bu evreden sonra elbette, Kamu Gözetim Kurumu ‘nun yorucu ve yoğun bir tempo ile, ülkemiz ali menfaatleri icabı, gerekli mevzuatın hazırlanmasından ve taraflara anlatılmasına kadar ve hatta Kurum kadrolaşmasının uzmanlık seviyelerinin hatırı sayılır konuma getirilmesine kadar, bir çok işin altından, azim ve gayretleri neticesi olumlu sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Ve fakat halen bu süreç, dışardan gelen çeşitli engellemelerle beraber Kurum kurulduğu andan itibaren, geçici maddeler de dahil, geçiş sürecini tamamlayamıyor.

Ancak bu uygulamaların bir kısmının yine bir yerlerde askıda tutulması marifeti ile, denetçi meslek insanlarında bir bezginlik ve geleceğin denetim üzerine inşasının üstün elitlere teslimiyeti gibi algı oturmasına sebep olmuştur.

Açıkçası bunda da haksız değiller… Nedenine gelince, bunu belki çok detaylandırmadan kurumlar penceresinden bakarak anlatmamız da fayda vardır.

Peki o halde neden? Bağımsız Denetim camiasında da gözlemlenen bu durum, huzursuzluk sendromu yaratmaktadır. Belirli evreler ile insanlara bir umut aşılaması yapılmış ve gerçekleşmeyen bu ümitvar duruşlar, yerini artık yavaş yavaş kandırılmışlık düşüncesine bırakmıştır. Meslek mensuplarının hesap edemediği o kadar evreler var ki, bunların ilk sırasında, yorgun ve hantal bir yapı ile vaatlerini yerine getiremeyen bir çok yönetici taifesinden yapılanan, odalar ve üst birliğimiz bulunmaktadır. Hatta devlet örgütlenmesinde kurumlar birbirleri ile kavga edemezler. Halbuki zamanında kavga dahi etmişlerdir. Kavga edemedikleri gibi, kavgalı da olamazlar.

Alışılagelmiş statüko anlayışında yine bağımsız denetimde söz sahibi kurumların, bu konudaki hakimiyeti bırakmak istememeleri de ayrıca ele alınmalı. Türk Ticaret Kanunu ‘na tabi olmayan -ki dış denetim usul ve esasları ile bu denetimi yapan denetçiler KGK ‘nın kapsamındadır- Sermaye Piyasası Kurumu, Enerji Piyasası Kurumu, Bankalar Birliği Denetleme Kurumu ‘nun kendi düzenlemeleri ile, sistemde bazı davalık durumları da beraberinde getirmiştir. Süreci engelleyici etkisi elbette mevcuttur.

Dahası Bağımsız Denetime tabi olmayan anonim ve limited şirketlerin de denetlenmesine ilişkin 2400 SBDS ait yönetmelik henüz yayınlanmadığından, 11.04.2013 tarihinden bu yana, hiç değilse okur yazarlık dahi aranmayan murakıplar vasıtası ile, denetime tabi tutulan bu şirketlerin, hukuk karşısında boşlukta olduklarını bir kez daha belirtmek isterim. KGK tarafından tescile tabi tutulan denetçilerin büyük beklentisi bu yönetmeliğin Resmi Gazete ‘de yayınlanmasıdır.    

Geldiğimiz bu noktada tabi olarak Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Sayın Başkanı ‘nın yapılacak olan Bağımsız Denetim ‘in “şirketler üzerinde bir maliyet oluşturduğuna” dair söylevi de hemen hatırlatmalıyım. Denetim sektörüne belki de en büyük kaybı veren bu söylev ile beraber, Resmi Gazete ‘de yayınlanmayan yönetmelik ile de, bu maliyetten veya yükten şirketleri kurtardıklarını iddia etmiştir. Oysa ki, İcra Kurulu Kararı olarak Mayıs / 2016 KOSGEB tarafından alınan karar ile Denetimi Üstlenen Bağımsız Denetçi veya Bağımsız Denetim Kuruluşu ‘na meslek mensupları arasında ayırım yapmadan verilebilecek destek kredilerini açıklamış olsalardı, bu maliyet aşağı çekilecek ve tabana yayılan bu davranış ile eşitlik ilkesi kuralına göre işleyecekti.

Bir başka kanatim ise, fırsat eşitliğinde yine Anayasa ‘mızın 48. Maddesine istinaden “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti” ile, şirketlerin kendi hür iradelerinde sözleşme yapmaları, bu maliyetlerin kalitesinden ödün vermeden, standardına uygun daha az ücrete tabi olacakları kaçınılmazdır. Anayasa 167. Madde ile ticari bir sektör olan Bağımsız Denetim piyasasının denetimi ve düzenlenmesini de ilgili kurumlara görev olarak verilmiştir.

Konunun önemine binaen, denetim ve düzenlemelerin yapılabilmesi adına hatta Denetim sektörünün patronunun hangi bakanlıkta toplanması gerektiği üzerine yapılan tartışmalarda, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ‘nın adı bir şekilde, bazı çevrelerce çokça anılır olmuştur. Halbuki Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Türk Ticaret Kanunu(TTK) hükümlerinde ticari piyasayı düzenlemeye çalışır ve TTK genel kanun olarak malumun arzıdır. Yukarıda belirttiğim üzere KGK, Başbakanlıkla ilişkili, idari özerkliğe sahip bir Üst Kurul ‘dur. Yüzü daha çok Maliye Bakanlığı ‘na dönüktür ve özel kanun hükümlerine tabidir. Her ne kadar da 660 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname olsa da.

Bunun bizlere ne yararı olabilir demeyin!.. Biraz zorlayarak yazacak olursak, Maliye Bakanlığı Türk Vergi Sistemi ‘ni, KGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı(GİB), Vergi Denetim Kurulu(VDK) üzerinden kontrol altında tutmaktadır. Maliye Bakanlığı ‘na daha yakın olan KGK, genel vergi kanunlarına tabi bir sistemin içinde, kendi görev alanına giren birçok hak kazanımları yapabilir. Denetim genel esasları çerçevesinde, şartları ihtiva eden veya ihtiyari kabul eden şirketlere, Bağımsız Denetim yaptırmaları halinde, vergi indirimi veya öncelikli incelemeye alınmama veya tasdik ücretlendirmelerinde menfaat sağlama veya teşvik önceliği veya kredi ve destek olanaklarının geniş yelpazede kullanılması gibi ilk akla gelen menfaat teminleri mümkün olabilir.    

Bu yönlendirme, denetim sektörünün önünü açabileceği gibi, ülkemiz ekonomisine de büyük bir ivme kazandıracaktır. KGK ‘nın bu minvalde hareketli ve dinamik olması, gelecekteki Türkiye için bir kazanım olmasının yanında, algılara güven veren bir kurum olarak geçeceği aşikardır. Dolayısı ile güven ortamında KGK, gözetim ve denetim standartları gereği, Denetçi ve Denetim Kuruluşları tarafından yakından takip edilmekte ve yeni iş sahalarının yaratılabilmesi açısından ilgi ve alaka ile sorumluluk yüklenmiş bir Kurul ‘dur.

Yeri gelmişken, Denetimi Üstlenen Bağımsız Denetçi ve Denetim Kuruluşları olarak, Sayın Kurum Başkanı ‘mızdan bilgi paylaşımları hususunu arz ve talep ederim. Ne de olsa kamu yararına iş yapanlar olarak biliyoruz ki, günümüzde artık ortalama olarak 15-20 yıl arasında şirketlerin, ya el değiştirdiğine veya iflaslarına tanık olmaktayız. Malum teknolojinin bunda katkısı hayli fazladır. Yurdumuz da yaklaşık firma sayısını 750-800 bin civarında alırsak, döngünün ne kadar bireylere ve topluma dokunacağını da anlamak gayretimiz olur. Bu tasfiye veya iflas veya kapatma süreci teknoloji gelişimi ile doğru orantılı olarak, aşağılara çekilmiştir. Ki, bu süre AB ülkelerinde 5 yıl olarak istatistiklere geçmiştir. Yönetmelik gereği 7 yılda bir rotasyona tabi tutulduğumuz varsayımında, bu arzımın ne kadar hakiki bir talepten ibaret olduğunun altını çizmek isterim. Ve hatta yukarda belitmiş olduğum bilgi paylaşımının yanında, büro standartları gereği teknolojik yapılanmada Denetim Kuruluşları ‘na kuruluş ve örgütlenmelerinde yardım yapılmasının önünün açılmasını önemine binaen hatırlatmak isterim.

Kamu Bizden Bağımsız Denetim İstiyor mu? Başlığının altında, amacımız sorgulama yapmak değil tabi ki. Realiteyi gözler önüne sererek, Bağımsız Denetim sektörünün sorunsallarını göstermek ve bu sektörün başında bulunan KGK ‘nın da bir yere kadar muktedir(!) olduğunun resmini çizerek, ne Musa ‘ya ve ne de İsa ‘ya yaranamadığına iz bırakmak istedim. Yavaş kaldığımızın(!) sebeplerini bilelim ve ona göre yeniden planlamalar yapalım.

Hemen bir başka gerçeğe dönelim. 5411 Sayılı Bankalar Kanunu Kredilerin izlenmesi başlıklı 52.Madde aşağıdaki gibidir.

“MADDE 52.- Bankalar, kredileri nedeniyle maruz kalınacak riskleri ölçmek, karşı tarafın malî gücünü düzenli olarak analiz etmek ve izlemek, gerekli bilgi ve belgeleri temin etmek ve bunlara ilişkin esasları belirlemek zorundadır. Kredi müşterileri bu çerçevede konsolide ve konsolide olmayan bazda istenilen bilgi ve belgeleri bankalara vermekle yükümlüdür.

Sermayesinin yarısından fazlasına genel ve katma bütçeli dairelerin, kamu iktisadi teşebbüslerinin, 28.5.1986 tarihli ve 3291 sayılı Kanun kapsamına alınan kuruluşların sahip olduğu kurum ve ortaklıklara ve bankalar dışında kalan müşterilere açılacak kredi ve verilecek kefalet ya da teminatların Kurumca belirlenecek tutarı geçmesi hâlinde alınacak hesap durumu belgesi ile eki bilanço ve kâr ve zarar cetvellerinin genel kabul görmüş muhasebe ilkelerine uygunluğunun Kurumca belirlenecek esaslar dahilinde 1.6.1989 tarihli ve 3568 sayılı Kanuna göre ruhsat almış, denetim yetkisine sahip meslek mensupları tarafından onaylanması şarttır.

Bu maddenin uygulanmasıyla ilgili usul ve esaslar Kurulca belirlenir.”

Bu maddenin aslında tefsire gerek duyulmadığını yazmama gerek yok. Şunu üzülerek yazıyorum ki, meslek mensuplarının avanesi ile beraber yüzbinleri bulması, bir gücü ifade etmemektedir. Nedenine gelince toplu cehalet ancak bu kadar yaşayarak öğrenilir. Bunun müsebbibi de bizler olduğumuz kadar, bilerek cühela yaşatan yöneticiler  olarak karşımıza çıkmakta. Kuru kalabalık misali bir camiayı istedikleri gibi eviren, çevirenlerin mahzun ve masum karşısında bedel ödeyeceklerini asla unutmayalım.

Anlaşılmadı ise, yukarıda verdiğim Madde 52 ‘yi tekrar okumanızı öneririm. Buradan şimdiye kadar, 3568 Sayılı Kanun ile ruhsat almış meslek mensuplarının denetim yetkisinin sahibi olarak onay verecekleri ortada iken, yani bir başka ifade ile denetçi olan her meslek mensubunun nasıl bir anda görünmez olduğunu anlamak mümkün değildir. Bankalar sistemi ise bu onay gerektiren işlemleri sistemik olmayan yollar ile kendi elemanlarına yaptırarak, kanunu keenlemyekun saymışlardır.

“Krediler nedeniyle maruz kalınacak risklerin ölçülmesi, karşı tarafın malî gücünün düzenli olarak analiz edilmesi ve izlenmesi, bu amaçla gerekli bilgi ve belgelerin temin edilmesi etkin bir risk yönetimi açısından önem arz etmektedir.

Bu maddede bu Kanun ile yürürlükten kaldırılan 4389 sayılı Bankalar Kanununun 11 inci maddesinin (11) numaralı fıkrasında yer alan hesap durum belgesine ilişkin hükümler, Basel II düşünülerek, ihtiyatlı denetim açısından değişen koşullara göre yeniden düzenlenmiştir. Maddeyle, açılacak krediler, verilecek kefalet ya da teminatlar için ilgili kişilerden, maruz kalınacak riskleri ve karşı tarafın malî gücünü analize ve takibe yönelik bilgi ve belgelerin istenmesi şart koşularak, müşterilerin malî bünyelerini olumsuz yönde etkileyebilecek faktörlerin takip edilmesi açık bir şekilde hükme bağlanmıştır. Ayrıca, kredi müşterilerine de bu çerçevede kendilerinden konsolide ve konsolide olmayan bazda istenilen belgeleri verme yükümlülüğü getirilmiştir.” Yorumsuz olarak Madde Gerekçesini verdim.

Sonuç olarak, kimse “sevap münafıklığı” yapmasın!.. Güzel ahlak sonuçla değil, süreçle oluşur.

Yeter ki, “bir akşam üstü ansızın yorulmayalım.” *

Selahattin İPEK
Bağımsız Denetçi
bdselahattinipek@gmail.com

Kaynaklar:

  T.C. Anayasası
660 Sayılı KHK
5411 Sayılı Bankalar Kanunu
* Atilla İLHAN

GELECEĞİN MUHASEBESİNE UYANALIM..!

Meslek olarak dikkate alınma ve bir yasa ile meslek insanlarına amaç ve kapsam sınırlamaları doğrultusunda getirilen standartlaşma neticeleri muhasebe; yasal kurallara ve örgütlerine  Türkiye interlandında, 19 Haziran 1989 Tarih ve 20194 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe giren 3568 sayılı “Serbest Muhasebecilik, Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu”, ile kavuşabilmiştir.

Tabi olarak bu zamana kadar bir çok yamalar ile değişimlere uğrayarak, güne uyarlanmaya çalışılmıştır. Bu bazen, mesleği ilericilik anlamında atiye taşıma gayretin de olsa da, doğal olarak bir yorgun düşme hali gözlenmektedir.

Muhasebe mesleği işte bu yıldızlaşarak arşa değen noktasında, özellikle hem örgüt yöneticileri ve hem de uygulayıcıları tarafından anlam verilemeyen bir basitlik içinde sunuldu. İcra edenler tarafından yapılan sehven yanlışlar ve yöneticiler tarafından geliştirilemeyen bir ilmin, kanunu da hantallaşarak gelişen dünya düzenine cevaz vermeyecek duruma düşmüştür.

3568 Sayılı yasanın dolayısı ile Serbest Muhasebeci Mali Müşavir(SMMM) ‘in hangi işleri yapacağını sıraladığı “Mesleğin Konusu” başlıklı 2. Maddesinde yer alan, bir çok yapmakla yetkilendirildiğimiz işler, uzmanlık alanlarına parçalanarak, sanki rantiyenin gelir getirici işler hanesinde, “toplu cehaleti” yaşayan meslek mensuplarına dayatmaya dönmüştür. Edilgen hale gelen bu insanlar, dolayısı ile tüm uzmanlık sahalarına katılarak, belgelendirme yarışında, haksız olarak kendilerinden alınan ücretler ile, hem psikolojik bir boşluğu doldurmayı ve hem de geleceklerini garanti edeceklerini sandıkları bir bilinmeze doğru yelken açmışlardır. Ülkemiz de tarihleri yazılmaya başlayan -daha henüz çok kısa olan- meslek insanları, yöneticilerin ataleti ve / veya zafiyetleri neticesinde, adeta kendi hallerine bırakılarak, erklerin elinde ya fasoncu veya bu haksız rekabet içinde kendinden olanlara parya olmuşlardır. Ya menfaatleri icabı muvazaaya göz yummuş; ya da kanunu arkadan dolananları görmezden gelerek, biri birinin ekmeğine saldırmayı hak bilmişlerdir.

Halbuki işbu durum, gözetim ve standartları oluşturan yönetim merkezleri tarafından doğru ve yerinde tespit edilmiş olsa idi, kapitalist ekonomilerin, gelişen teknoloji karşısında ulusaldan uluslararasına geçişlerine tanık olduğumuz ilk günlerden, muhasebenin pazar paylarını büyüterek, mesleğin gelişmesine sebep olacaklardı.

Bilindiği üzere şimdilerde dünyanın her tarafında hüküm süren ve “dört büyükler” diye adlandırdığımız kurumların hepsi, önce küçük birer muhasebe büroları idi. Dolayısı ile yurdumuzda Sivil Toplum Kuruluşu vasfını taşıyan oda ve birliklerin üzerlerine düşeni tam ve eksiksiz yaptıklarından bahsetmek mümkün değildir. Geleceğine güvence veremeyen bir anlayış doğrultusunda farkındalık açılımları yapılamadığından; sorunların, reformist çalışmalara geç kalınmışlığın da ortada çığ gibi büyüdüğüne tanıklık ederek, işimizin yok olmasına seyirci kalmaktayız.

Peki bu yönetime hakim olamayan yöneticilerimizin yeniliklere müdahil olamaması ve uzaktan seyirci kalarak, büyük bir meslek camiasını yavaş da değil üstelik hızla bitirme noktasının önüne nasıl geçebiliriz?

Hemen vakit kaybetmeden, globalleşerek uzakların yakın olduğu bu zamanlarda, tabi olarak içinde bulunduğumuz “hizmet sektörüne” odaklanmamız gerekir. Motto olarak söylene gelen salak, saçma “gelecekte bir gün gelecek.!!” İfadesine aldanmadan, geleceğin yaşayanın yarını olduğunu bilerek.

Dolayısı ile yarınımıza, meslek insanları olarak hazırlanırken hak ve hukukumuzu ve dahi bunları kullanma saikinde olana kadar da, imkanlarımızı bilmemiz, bilmiyorsak da öğrenmemiz gerekir.  Uluslararası antlaşmalardan doğan haklarımız, ulusal olarak anayasamızda yer alan çalışma, sözleşme hürriyeti ve piyasaların denetimi, ticaretin düzenlenmesini güvence altına alan hukukumuzu bilmeliyiz.(Anayasanın 48 ve 167. Maddeleri) Bu hakları isteyerek sonuna kadar  kullanmalıyız. Kullanılmayan hak, tıpkı ayağının altından çekilen halı gibidir. Arkasından bakacağımıza, kontrolü bizde olan, sorgulayarak, gerekirse muhalefet ederek, sınırları zorlayarak demokratik platformlar alanında var olan tüm haklarımızı sonuna kadar kullanmalıyız.  Kendimizi güvende hissedebileceğimiz tolera edilen ortamlara katkı sağlayarak, varlığını içten hissettiğimiz alanların hazırlayıcılarından olmalıyız. Bu münasebetle, devlet rejimimize, hak edenlerin veya liyakat sahiplerinin getirilmesine dikkat etmeliyiz. Ki, bu genel toplumsal kuramı, aynen kendi mesleki örgütlenmemizde de uygulamalıyız. Volatil bir zeminde, bilişim diye adını koyduğumuz ve geliştirerek korkar(!) hale geldiğimiz bu inovatif dünyamızda, dikkatle ve evrim geçirerek devam sürecinde olmalıyız.

Muhasebenin pazarı, elbette ticari bir işletmedir. Dolayısı ile, o işletmelerin hizmet ve emtea alış verişinde hem devlet ve hem de üçüncü kişilere karşı tevsik etmek zorun oldukları bilgi ve belgelerinin kayıtlanması için, muhasebeci ile çalışmaları zorunludur. İşte bizlerde muhasebeci olarak, bu muhasebe hizmetini vermek üzere varız.

O zaman şunu sorgulamakta fayda görüyorum. Yoğun şekilde, çoğalan meslek mensubunun sahaya girmesiyle, haksız rekabete konu olmayan hali ve durumun vahametinde adil bir hak dağıtımı pazarda var mı?

Muhasebe mesleğine ruhsatını alarak adımını atan meslek mensubu, sayısı durağan olan iş dünyasında müşteri arayışına çıktığında ne ile karşılaşacak?

Bu vesile ile anladığımız o ki, en önemli olanın, bu müşterilerin piyasada fazla olmaması. Doğal olarak konjonktüre göre değişen bu işletme oluşumlar, ekonominin gidişi ile doğru orantılıdır. Orta ve uzun vadeli hazırlanan ekonomik ulusal planlar, mesleğimizde de yapıl(a)madığından, sahaya fazladan inen yeni meslek mensupları, türlü yöntemlerle, hayatlarını idame ettirecek işleri, etiksiz de olsa kapma yarışına girerek, diğer meslektaşını dün de zor duruma düşürmekteydiler, bugünde aynı süreç azalmadan devam etmektedir.

Günümüz bilincinde, bir de kayıtlamanın, bilişim marifeti ile insana dair uzmanlık istemediğini hesaba katarsak, tüm bu işlemlerin ne yazık ki, yazılımlar aracılığı ile yapıldığı varsayımına ulaşmak hiç de zor olmayacak. Meslek yok olacak diye feveran etmek yerine, muhasebe ilminin, son yıllarda ayrışarak uzmanlık halini aldığı kollarına doğru yürüyerek, değişime ayak uydurmamız gerekirdi. Hemen herkesin, geleceğe kaygı ile bakmasının sebebi, işte bu yeni kol diye ifadelendirdiğimiz ufuklara açılamamak. Bir özgüven noksanlığında “öğretilmiş doğruları” yaşamak üzerine kurgulanmışız.

Yani, Kilitleri açamadık…

Oysa bizler meslekte, haksız rekabeti çoğu zaman istemeyerek de olsa körüklediğimizden olacak ki, dayanışmayı öne çıkaramıyoruz. Meslek örgütleri haksız rekabete yol açan pazarlama tekniklerini öne çıkarmak yerine; mesleğimizin meslek mensubunun kişisel bilgi birikimine dayalı bir meslek olduğunu unutmamalı ve meslek mensubu – müşteri planlaması konusunda , standartlar belirlenmelidir.

Hak ve hukuka dayalı “şerefli yasalar”(Kant) ile, muhasebe mesleğinde müşteriye sunacağımız sınırları belli hizmetleri, çeşitlendirmek yerine hizmet standartlarını,  ivedilikle yerleştirmeliyiz.

Konunun vahameti o kadar önemli ki, devamlı yeni katılımlar neticesi genişleyen meslek insanı sayısı, stabil müşteri potansiyeline göre doğru orantılı gitmediğinden, pazardan pay kapma çabası ile ucuzlayan hizmet, mesleği ayaklar altına düşürmektedir. Küresel kapitalizmin sonucu, gelişen teknoloji marifeti ile, “serbest” yani bürolar da yapılan muhasebe mesleği, hem yok olma yolunda hızlı adımlarla devam ederken, hem de meslek mensubunun, patronların vesayeti altında bağımlı hale gelmesine sebep olmuştur. Elektronik kayıt sistemi, bu hali kendi çizgisinde olağan kılmıştır. Dolayısı ile, bağımlı çalışma, muhasebenin geleceğinde yerini alarak, parlamıştır. Bu kesime yönelik seçim politikası bakışının meslek örgütleri tarafında değişmesi ve hali ile yol gösterici adımlar atılarak, kitlenin olası mağduriyeti önlenmelidir.

Buradan yola çıkarak, yıllardır yamalar ile genişleyen, meri 3568 Sayılı Yasa AB müktesebatına göre yeniden gözden geçirilerek revize edilmelidir. Yıllar var ki hantallaşan bu yasa, ne bağımsız ve ne de bağımlı çalışan meslek mensubuna hitap etmemektedir. Türk Vergi Mevzuatı ile veya diğer disiplinler ile uyumu sağlanarak, yeniden modern bir yasaya acilen büründürüp, “şemsiye proje” şeklinde bir rol model olması sağlanmalıdır.

Milli mücadele ruhu ile üzerimize düşen bu görevleri icra kabiliyeti olan ve meslek insanları arasında liderlik vasıflarına sahip olanlara görev tevdi etmemiz şarttır. O vakit, işte bu şemsiye proje çerçevesinde, aşağıda listelemeye çalıştığım gibi, “muhasebe de uzmanlık alanları oluşturulmalı, bu alanlarla ilgili eğitimler verilmeli, sertifika programları hazırlanmalı” ve varsa diğer projelerle birlikte, bir an önce uygulamaya konulmalıdır. Burada tüm bu çalışmalar, küçük ücretler karşılığı verilmek sureti ile aynı zamanda odalara bir gelir sağlama yönünde açılım da olmak bir yana, odaların devamlı aktif ve dinamik bir yapıya geçmesine imkan oluşturacaktır. Paydaşların bakış açıları tamamen değişerek toplumun güven aynasına mazhar olarak danışman bir hal alacaklardır. Mesleğe olan saygı skalasının yükseldiği bu ortam hali ile meslek mensuplarını da heyecanlandırarak, muhasebe üzerine tasarruf edecekleri her türlü kurumların da bir bir çoğalmasına olanak sağlayacaktır. Burada elbet önemli bir ayrıntının altını çizmemiz gerekir. O da, kurulacak “eğitim kurumlarının ticari faaliyet olarak değerlendirilmemesidir.”

Yapılan işe paralel bir ücretlendirme, hem bağımlı ve hem de bağımsız büro olarak çalışanların, karşılığını alamadan yapmak zorunda kaldıkları iş yüklerinin ortadan kaldırılıp, içinde bulunduğumuz çağa uygun anlayışta bilincin, meslek mensubu-devlet-müşteri üçlü sac ayağında yerleşmesine özel önem vermeliyiz. Burada elbette bağımlı, bağımsız meslek mensubunun, işlerini aksatmayacak şekilde sürekli eğitimlere tabi tutularak, yeni mevzuatlara hakimiyeti sağlanmalıdır. Devamlı değişen ve gelişen bilişimin mesleğimize düşen kısmında yer alan taxsonomileri kullanabilme yetilerinin, aktif ve dinamik halde tutularak, sisteme proaktif meslek mensuplarını hazırlayarak, dahil etmeliyiz. Sürekli eğitim ile dinamik ve aktif tutulmaya çalışılan meslek mensubunun tüm bunları bir koşturma içinde yapması istenirken, stres ve psikolojik durumunun bilimsel olarak değerlemeye alınarak, bir program dahilinde, yüklemelerde bulunulması faydalı olacaktır. Bu sebeple Sürekli Eğitici Eğitimi(SEE), birlik ve odalarca “güzel ahlak” normlarında bir proje halinde geliştirilerek, tüm sahada önemle uygulanmalıdır.

Formatör eğitimlerinde özellikle, her yaşa hitap edecek bir anlayış benimsenerek, meslek hiyerarşisi korunup, kollanmalıdır. Ayrıca, birlik ve odalar bu kadar hassas olan SEE hususunda, liyakat sahibi, bu işi hakkı ile götürecekleri görevlendirmeli ve sistemini kurmalı ki, kimsenin aklında şaibeli düşünceye açık tereddütler kalmasın. Formatör, gelecek penceresini aralayandır. Bu sebeple ufuklar kapayarak, yeni ufuklar açarak, günün koşullarına göre, meslek mensuplarını yönlendirerek, görevini icra etmelidir.

Var olan veya olması gereken bu reel politik üzerinden, önümüzü görmeye çalışırsak, muhasebe mesleğindeki bu yitimler, yine başka bir açıdan bakmayı da zorlamaktadır. Nedir diye kendimize ve/veya helezoni bir yapı ile, en yakınımızdan en uzağımıza kısık sesimizi(!) duyurmaya çalışalım…!

Günümüzdeki hali iki ileri, bir geri gibi görünen mesleğimiz, kendi duru göründen yoksun ve gelecek hakkında bir öngörü oluşturmamakta. Ancak nereye baktığımız ve ne istediğimizi biraz sorgularsak, kanaatim odur ki, alacağımız yolu da bulmuş oluruz. Muhasebe bir akademik meslek alanında değildir. Kariyer mesleğidir yani… Kendimizi geleceğin mesleklerine hazırlarken, işte bu kariyer mesleğinin de bir temel olduğunun ve bu temelin üzerinde yükselen ne kadar katmanların olduğunun farkındalığına ulaşmamız gerekir. Hatta çok ısrarla yazıyorum ki, bu muhasebe mesleğine kimse bir çatı yerleştirerek kısıtlayamaz.. Diğer disiplinler kendi paydaşları ile ne kadar da etkileşim içinde olurlarsa olsunlar, muhasebe ilmi tüm disiplinlere yol göstericidir ve çok daha aktif ve dinamiktir. Dolayısı ile yok olacak tellallığından öte, hangi dalına evrilerek uzmanlaşabilirim onun eğitimine yönelmekte fayda hülasa görürüm…

Bu uzmanlık alanlarının bir listesini, oturup negatif düşünce ile, gelecek kaygısı yaşayanlar için aşağıya alıyorum. Bakalım, o kadar da gelecek bize karanlık mı?

• Bağımsız Denetim ve Denetçilik

• Değerleme ve Değerleme Uzmanlığı

• Gayrimenkul Değerleme ve Gayrimenkul Değerleme Uzmanlığı

• Patent Değerleme ve Patent Değerleme Uzmanlığı

• Marka Değerleme ve Marka Değerleme Uzmanlığı

• Şerefiye Değerleme ve Şerefiye Değerleme Uzmanlığı

• Şirket Değerleme ve Şirket Değerleme Uzmanlığı

• Derecelendirme ve Derecelendirme Uzmanlığı

• Kredi Derecelendirme ve Kredi Derecelendirme Uzmanlığı

Kurumsal Yönetim Derecelendirme ve Kurumsal Yönetim Derecelendirme  Uzmanlığı

• İç Denetim ve İç Denetim Uzmanlığı

• Bağımsız Adli Muhasebe ve Bağımsız Adli Muhasebe Uzmanlığı

• Stratejik Yönetim ve Stratejik Yönetim Uzmanlığı

• Maliyet Muhasebesi ve Uzmanlığı

• Yönetim Muhasebesi ve Uzmanlığı

• Sorumluluk Muhasebesi ve Uzmanlığı

• Sosyal Sorumluluk Muhasebesi ve Uzmanlığı

• Çevre Muhasebesi ve Uzmanlığı

• Karbon Muhasebesi ve Uzmanlığı

• Muhasebe Standartları ve Uzmanlığı

• Denetim Standartları ve Uzmanlığı

• Finans Matematiği ve Uzmanlığı (Aktüer)

• Bilirkişilik

• E-ticaret Muhasebe Uzmanlığı

• Bilişim Teknolojileri Denetim Uzmanlığı

• İhtilaflı İşler Muhasebesi Uzmanlığı

• Yönetim Danışmanlığı

• Vergi Danışmanlığı

• Kalite Güvence Uzmanlığı

Şimdi soru şu, biz hangisinde var olacağız.? Alışılagelmiş muhasebe kalıpları içinde yer alacaksak, bizim için dünya karardı. Tartışmamıza gerek yok. Olan oldu ve artık “aman makamına” geçebiliriz. Oysa, inandığımız şekilde görürüz. Önce kendimizi ikna ederek, özgüven duygusunda, sahada yerimizi almalıyız.  Yukarıda verdiğim bu listeyi arttırmak mümkün. O halde yorumlama yapmaya devam edelim… Edelim ki, geleceğimize sahip çıkalım. Kendimizden vazgeçmeden, içimizden çok “benler” çıkararak..!

Finans dünyanın güç merkezi ve bu merkezin tam da ortasında, icra etmeye çalıştığımız mesleğimiz yer almakta. Teknolojik gelişimin elimizden aldıkları ile değil de, kucağımıza verdiği yeni imkanların farkına vararak hareket etmeliyiz. Dün uzay mühendisliği vardı ve fakat muhasebesi yoktu. Bugün uzay muhasebesi hayal olmaktan çok hayatımız olmaya doğru gitmektedir. Belki tezgahtar olmayacaktır… Ama reyonlardaki devir hızını yorumlayan mali müşavir danışmanlar ile, on-line vitrinin hazırlanmasını sağlayacağız. Her türlü stratejik, lojistik, elektronik ortam bizlere varlık alanıdır. Yapay zekanın, çok geliştiği varsayımında eksik olan, sezgisel düşünmedir. Yok olabilecek belki somut muhasebedir ve fakat teorik muhasebeyi kesinlikle bitiremeyecekler kanaatindeyim.

Tam bu noktada, uzmanlık alanlarımızın mutlak surette belirlenmesine yolculuk ederken, bu işi kendine misyon ve vizyon edinenlerin, yabancı dil gibi olmazsa olmaz eğitimliğinde, küresel açık ekonomi ile gelişen networkle, tüm meslek insanlarının bu duruma entegre olması gelişimleri açısından çok önemlidir. Eskiden üniversiteden mezuniyet kafi iken, şimdilerde yüksek lisansın ve hatta birçok yeterlilik belgesinin arandığını, yine küresel ticaret ve iletişimin inanılmaz gelişimi üzerinden anlıyoruz.

Uzmanlık alanlarının genişlemesi, belge bagajlarının oluşmasını sahneye koymuştur. İşte hem ehliyet ve hem de liyakat isteyen bir başka hususu da yazmadan geçemeyeceğim. Değişimlerin odağında yer alan muhasebe de doğal olarak, taban değiştirerek, sıkıcı, düz pozisyonundan çıkarak, kabuk değiştirip, siber hal almıştır. İşte bu halin son sahnesi, Blockchain (blokzinciri) diye de bilinen teknoloji harikası veri tabanının, kriptografiyle (şifrelenmiş) kayıt sistemlerinde kullanıma alınmasıdır. Şeffaf, hızlı ve güvenilir olması dolayısı ile üç taraflı muhasebe sistemleriyle, finans sektörü başta olmak üzere e-ticaret, dosya paylaşımı ve haberleşme gibi işlemler için her sektörde kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla, Blockchain’in önümüzdeki dönemde takip edilmesi gereken başlıca teknolojilerden biri olduğu çok açıktır. Lakin sonuncu değildir. Gelişmişlik süreci devam etmektedir…

Sonuç olarak, elektronik kayıt sistemi diye basitleştirerek ele aldığımız gelişmeler ışığında, tüm bu görünen değişimleri, sadece teknolojik açıdan ele almamamız daha doğru olacaktır. Bu açıdan bakarsak taxsonomi kullanımına erişmek keyfiyetinden belki “Mali Mühendislik” diye bahsedebiliriz. Lakin bu durum, muhasebenin amacına ve/veya hedefine ulaşabilmek için sadece araçlarını oluşturmaktadır ve tek başına bir şey ifade etmez. Hatta “mühendislik” terminilojisini buraya yama etmek doğru bir tercih olarak da görülmemektedir. Somut diğer değişimler ve tabi olarak teorik değişimler ile bir bütünlük arz eden muhasebe geleceğini, yukarda verdiğim listeden yararlanarak, üç başlık halinde toparlayabiliriz. Bunlar;

  1. Bağımsız Denetim ve Denetçi, 2) Mali Hukuk Denetimi, 3) Mali Müşavirlerin Rapor Yazabilme Ehliyeti olarak geleceğimize taşıyabileceklerimizdir.

Bu vesile ile, bugün olduğu gibi gelecekte de, muhasebe meslek insanları, dünyanın her tarafında var olan adaletsiz paylaşım düzenine karşı, sistemlerin açıklarını kapayarak, yoklukla savaşın anahtarı olarak kalacaktır. Bu sayede, kötüleri köşeye sıkıştırarak, refah toplum anlayışına kavuşabilme tekniklerine temel olacaktır.

Her nimet bir borç doğurur. İşte bundandır ki, zihinsel mülklerimizi güzel miras bırakmalıyız. Gençliğimize sahip çıkarak, geleceğimize hayallerimizi kurmayı unutmayalım… 09.10.2017

Saygılarımla…

MALULEN EMEKLİ OLANLARIN TEKRAR ÇALIŞMASI HAKKINDA

Değerli okurlarımız, daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz Malulen Emekliliğin devamı niteliğinde olan Malulen Emekli olanların tekrar çalışması hakkında bilgiler aktarmaya çalışacağız.

Bilindiği üzere Malulen Emekliliğin maaşları halihazırdaki günümüz şartlarında geçim için yeterli bulunmamaktadır. Dolayısıyla  malulen emekli olanlar sağlıklarının elverdiği ölçüde tekrar çalışmaları gerekmektedir.

Makalemizin konusu, tekrar çalışmaya başlayan malul emeklilerinin kanun karşısındaki durumlarıdır. Malulen emeklilik için gerekli olan rapor, bağlı olunan Sosyal Güvenlik İl Müdürlükleri  veya Sosyal Güvenlik Merkezleri ‘ne başvurularak alınmaktadır. Sürekli iş göremezlik raporu diye terminolojide bilinen adıyla işlem gören rapor, özel üniversite ve vakıf hastaneleri hariç, Sosyal Güvenlik Kurumu(SGK) tarafından sevk edilen, eğitim ve araştırma hastaneleri ile askeri hastanelerce; eğer ikamet edilen yerde bu hastaneler yoksa da Sağlık bakanlığı ‘na bağlı tam teşekküllü hastanelerde işlem yapılarak, sonuca gidilir.

Bu durumda çalışma koşullarına engel olan ve rahatsızlık veren bir hal varsa, sigortalı malulen emekli olmak üzere, iş hayatından el çektirilir!..

Yani malum, normal olarak çalışırken kazandığı maaşı kesilerek, SGK tarafından malulen emekli maaşı bağlanır. Oysa bağlanan bu malullük maaşı ile, bu zamanda geçinilmeyeceği ortadadır. Sosyal devlet anlayışı gereği, bireyin her ne hal ve durumda olursa olsun, geçimliğinin sağlanması gerekmekte iken, ilgili yasalarımız buna mani olmaktadır!.. Yaşamsal standartların yukarıya doğru ivme göstererek artması, %46 en az oranı ile emeklilik hakkı kazananlar için yıkımdan öte bir şey değildir. Bu vesile ile, ülkemiz düzleminde çok çocuklu bir yapıyı teşvik ettiğimiz bir rejimin, sosyal olarak bu çocukların gelecekleri hakkında da önemli tedbirler alması vazgeçilmezdir. Eğitim, sağlık ve yeme-içme gibi zaruri ihtiyaçların devlet eliyle karşılana bilirliği gibi…

Kaldı ki, insani yaşam standartlarının her mikro ekonomiyi temsil eden, ev hayatında olması ise, muhtaç olmadan eline geçen değer ölçüsü ile doğru orantılıdır. Bu da, o malulün, kaybettiği iş gücü potansiyeline göre bir işte çalıştırılması ile mümkündür. Oysa ülkemizde, malulen emekli olan kimse, tekrar bir işte çalışmaya başladığı vakit, almış olduğu malul emekli maaşı kesilir.

Şimdi bu kanuni prosedürümüze bakalım…

5510 Sayılı Kanunumuzun 25.maddesinde Malul Sayılma anlatılmıştır. Malulen emekli olduktan sonra tekrar çalışanların durumu 5510 Sayılı yasanın yürürlük tarihi olan 01.10.2008’den  önce ve sonra emekli olma durumuna ve 4a,4b ve 4c statüsündeki  emeklilik durumlarına göre değişiklik arz etmektedir.

01.10.2008 Tarihinden önce Malulen Emekli olanların durumu;

Eğer kişi 4a SGK Emeklisi ise ;

  • 4a kapsamında çalışmaya başlarsa aylığı kesilir.
  • 4b kapsamında işyeri açarsa aylığı kesilmez, Sosyal Güvenlik Destek  primi öderler. (%32)
  • 4 c kapsamında memur olarak çalışmaya başlarlarsa aylığı kesilmemektedir.

Eğer kişi 4b Ahilik Sandığı Emeklisi ise;

  • 4a kapsamında işçi olarak çalışmaya başlarlarsa işverenleri Sosyal Güvenlik Destek Primi öder ve aylıkları kesilmez.
  • 4b kapsamında işyeri açarsa aylığı kesilmez.
  • 4c olarak memurluğa başlarsa aylığı kesilmemektedir.

01.10.2008 tarihinden sonra Malulen Emekli olanlar da durum nedir? Biraz da bu konudan bahsedelim.

  • İlk olarak 01.10.2008 tarihinden sonra işe girip , bu tarihten sonra emekli olanlar hangi kapsamda çalışmaya başlarsa başlasınlar 5510 Sayılı Kanun’un 27.maddesi gereğince aylıkları kesilir.

Bir başka hususta, sigortalılık başlangıcı 01.10.2008 tarihinden önce olup daha sonra malulen emekli olup çalışanların durumlarıdır.

4a SGK Kapsamında emekli ise;

  • 4a işçi statüsünde çalışmaya başlarsa 5510 sayılı kanunun 27.maddesi gereğince aylığı kesilir ve tüm sigorta kolları uygulanır.
  • 4 b statüsünde işyeri açarsa aylığı kesilmez ve 5510 sayılı kanunun geçici 14.maddesi gereği aylığından Sosyal Güvenlik Destek Primi kesilir.
  • 4c statüsünde çalışmaya başlayanların aylığı kesilir ve tüm sigorta kollarına tabi olurlar.

4b Ahilik Sandığı kapsamında emekli ise;

  • 4a sigortalı olarak çalışmaya başlarsa aylığı kesilmez ve işverenleri Sosyal Güvenlik Primi öderler.
  • 4 b’li olarak işyeri açarsa aylığı kesilir ve hakkında tüm sigorta kolları uygulanarak prim öderler.
  • 4 c olarak memuriyete başlarlarsa aylığı kesilir ve yine tüm sigorta kolları uygulanarak prim öderler.

Son olarak Türkiye’de malulen emekli olanlar yurt dışında çalışmaya başlarlarsa malul aylıkları kesintiye uğramaz.

Bu sebeple malul hakları yani, geçimlikler ve dahi sosyal yaşantının, ülkemiz düzleminde halen iyileştirilemediği realitedir. Avrupa Birliği ülkelerinin maalesef çok gerisindeyiz. Ve fakat, ülkemizin genel konjonktürüne bakıldığında, son zamanların malullere yönelik bir çok olumlu değişikliklere sahne olduğunu görmek mümkündür.

Yeter mi? Elbette yetersiz olduğunu söylemeliyiz.

Malulen emekli iken tekrar çalışmaya başlayacak olan sigortalıların anlatılan hususlar çerçevesinde, hangi kapsamda aylıklarının kesilmeme durumları var ise onu tercih etmelerinde yarar vardır. Böylelikle, geçim şartlarının zorluğundan kaynaklı malul emeklilerinin tekrar çalışması halinde ne gibi durumlarla karşılaşacakları hakkında bilgiler vermiş olduk.

Saygılarımızla.

KAMU GÖZETİM KURUMU CEZAİ EHLİYETİ

Ülkemizde bağımsız denetçi ve bağımsız denetim bir kavram olarak, ilk defa 02.11.2011 tarih, 28103 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 660 sayılı Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu ‘nun (KGK)Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kurulmasından sonra, muhasebe meslek camiasının ağzından düşürmediği bir terminilojik söylev şeklinde hayatımıza girmiştir.

Bağımsız denetim için küresel açılımların var olduğu ve gelişme eğiliminde olan ekonomilerde uygulamaya alınması zorunlu olan, bir “kamu gözetimi”getirilmiştir.  Özelliği özerk bir kuruluş olmasıdır.

Dikkatleri çekmek için, bir hususu arz etmem gerekirse, yukarıda bahsi geçen 660 sayılı KHK ‘nin adına dikkat kesilecek olursak, burada “Kamu Gözetimi” ibaresi varken, diğer yandan içeriğinde ise, bu ibare tanımlanmamıştır. Buradan hali ile şöyle bir çıkarsama yapmak mümkündür… KHK hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, Devletin bağımsız denetimle ilgili fonksiyonunun gözetimden (oversight) ziyade denetim (audit) olduğu ve vurgunun kamu denetimi üzerinde bulunduğu görülmektedir.

Bağımsız denetimin vazgeçilmezi olarak kabul edilen denetçilerin , bu alandaki uygulamalarını devam ettirirken bir takım sorumlulukları da artarak omuzlarına ağır yük binmektedir. Bağımsız denetim faaliyetlerini ifa ederken çeşitli mevzuat ve denetim standartlarına uyma yükümlülüğü hem bağımsız denetim kuruluşlarına ve hem de bağımsız denetçilere ağır sorumluluk bindirerek altından kalkılması zor, müeyyideler oluşturmaktadır.

Denetim Kuruluşları ve denetçilerin bu kadar ağır kanun ve dünya ile entegre halinde olan KGK ‘nun yayınlamış olduğu genel kabul görmüş bağımsız denetim standartları karşısında hukuki ve cezai olmak üzere, sorumluluklarına bakmakta fayda vardır. Yine denetim kuruluşları ve denetçilerin bağımsız denetimin gözetimi karşısındaki yani KGK karşısındaki durumlarına eğilerek yol almamızda fayda vardır.

Ayrıca, KGK görevini yaparken bağımsız olup, hiçbir organ, makam, merci ve kişi; Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecektir.

660 sayılı KHK, şekli olarak incelendiğinde, birinci maddenin başlığı “amaç ve kapsam” olmasına karşın, madde de sadece amaç açıklanmıştır. Sekizinci maddenin onuncu fıkrasında, “yaptırım öngören kararlar dahil tüm Kurul kararları, tekemmül etmeleri ve ilgililere tebliğ edilmeleri veya usulüne uygun olarak duyurulmaları ile birlikte uygulanabilir ve para cezaları tahsil edilebilir hale gelir.” (Mülga: 12/7/2013-6495/72 md.) diye ifade edilmesine karşın, konu edilen KHK’da çıktığı ilk an itibari ile para cezalarıyla ilgili herhangi bir düzenleme yer almamaktaydı…

Bir başka keskin ifadeyle, Kurulun idari para cezası verme yetkisi ilk anda yok iken , daha sonra idari para cezası ile sınırlı olmak kaydı ile, 660 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 26 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) (Ek: 6/12/2012-6362/147 md.) Bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine  dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket eden bağımsız denetim kuruluşlarına, Kurul tarafından on bin Türk Lirasından elli bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir. Bu madde uyarınca verilen idari para cezaları bütçeye gelir kaydedilir.”

Bağımsız denetçiler ve bağımsız denetim kuruluşları, yapılan incelemeler sonucunda tespit edilen görüş ve öneriler doğrultusunda gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacaktır. Kurumca belirlenen sürede gerekli tedbirleri almayanlar hakkında uyarı, lisansın askıya alınması ve iptali de dahil olmak üzere uygun yaptırımlar uygulanacaktır. Ayrıca, bağımsız denetim kuruluşları ve bağımsız denetçiler, verdikleri hizmetlerden doğabilecek zararları karşılamak amacıyla, genel şartları Hazine Müsteşarlığınca belirlenecek sorumluluk sigortasını yaptırmak zorundadır.

Bağımsız denetim kuruluşları ve bağımsız denetçiler; denetledikleri finansal tablo, bilgi ve raporlara ilişkin olarak hazırladıkları bağımsız denetim raporlarının denetim standartlarına aykırı olması ile bu raporlardaki yanlış, eksik ve yanıltıcı bilgi ve kanaatler nedeniyle doğabilecek zararlardan hukuken sorumlu tutulmuştur.

Bu vesile ile, KHK’da ilk çıkarıldığı zaman, bağımsız denetim kuruluşlarının ve denetim üstlenen bağımsız denetçilerin hukuki sorumluluğu düzenlenmekle beraber, bunların cezai sorumluluğuyla ilgili herhangi bir hükme yer verilmemiş, başka fiil ve davranışlar için de adli veya idari suç ve ceza öngörülmemiştir. Bunun sebebi, bağımsız denetimle ilgili cezai sorumluluğu gerektirir bir durumun bulunmaması veya KHK’yı çıkartan Bakanlar Kurulu ‘nun bu konuyu gözden kaçırması değil, Anayasa Mahkemesinin, KHK ile cezai sorumluluk getirilemeyeceğine ilişkin kararlarıdır.  Anayasa Mahkemesi birçok kararında, Anayasanın 91. maddesinin ilk fıkrasına göre, TBMM’nin Bakanlar Kurulu ‘na KHK çıkarma yetkisi verebileceği, ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının 1. ve 2. bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile 4. bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevlerin KHK’larla düzenlenemeyeceği; suç  ve cezalara ilişkin esasları düzenleyen 38.* maddenin Anayasanın ikinci kısmının 2. bölümünde yer aldığından bu konudaki düzenlemelerin de KHK ile yapılmasının olanaklı olmadığını belirtmiş ve dava konusu KHK hükümlerini iptal etmiştir(Anayasa Mahkemesi, 2009, 2008, 2004)

Dolayısıyla, 660 sayılı KHK’da adli veya idari suç ve cezalara yer verilmiş olsaydı, bu durum Anayasaya aykırılık oluşturacaktı. Bu nedenle, Bakanlar Kurulu ‘nun 2008 yılında Meclise sevk ettiği, Türkiye Denetim Standartları ve Kamu Gözetimi Kurumu Kanunu Tasarısı ‘ndaki hükümlerin neredeyse tamamı 660 sayılı KHK’ya aktarılmışken, anılan Tasarının cezai hükümleri KHK’ya alınmamıştır.

Bağımsız denetim kuruluşları ve bağımsız denetçiler için KHK’da hukuki sorumluluk öngörülmüş, sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunlu hale getirilmiş, ancak hukuki sorumlulukta kusur şartının aranıp aranmayacağı açıklanmamıştır. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesinin, geçmiş yıllarda verdiği kararlarda, suç ve ceza içeren konularda KHK ile düzenleme yapılmasını Anayasaya aykırı bulduğundan, 660 sayılı KHK’da herhangi bir cezai sorumluluk düzenlenmemiştir. İdari yaptırım da olsa, 26 ncı maddesine  3. Madde ile,  (Ek: 6/12/2012-6362/147 md.) idari cezalar içeren hükümler eklenene kadar.

Burada güdülen amaç ise; denetçi ya da denetim kuruluşlarını cezalandırmadan çok, bu kişi ve kuruluşlar tarafından yürütülen bağımsız denetim faaliyetlerinde mevzuat ihlali oluşmasında caydırıcılığı sağlayarak kamu yararı ve kamu düzeninin bozulmasına engel olmaktır.

Ya yoksa, KHK ile getirilen tüm bu bağımsız denetim sistemi , düzenli bir yapıdan çok uzak hatırı sayılır ciddi aksaklık ve zafiyetler yaşaması kaçınılmaz olacaktır.  Bu sebeple, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 400. Maddesi üzerinde yapılabilecek revizeler ile KHK ‘ya uyarlanması beklenmektedir.  

Durum bu minvalde iken, KGK nasıl oluyor da Denetim Kuruluşlarına veya Denetim Üstlenen Bağımsız Denetçiler ‘e idari para cezaları veriyor?

Makalemizin yazıldığı an itibari ile 242 Denetim Kuruluşu KGK ‘dan onay almış ve bunların da 27 tanesi “idari yaptırım listesi” dahilindedir.Bunların içinden sadece bir Denetim Kuruluşu 2 yıl denetim belgesi askıya alınmıştır.

Şimdiye kadar Kurum, uyarı veya idari para cezası veya askıya alma işlemini yönetmeliğin aşağıda verilen maddeleri gereğince yerine getirmiştir.

“ Kurulun ../../…. tarihli ve … sayılı kararıyla Bağımsız Denetim Yönetmeliği md. 40/1-a, 40/1-g , 41/1-c, 41/1-d , 41/1-e ile md. 43/3 uyarınca Kuruluşa “UYARI YAPTIRIMI ile İDARİ PARA CEZASI UYGULANMASINA” karar verilmiştir.
Veya
Kurulun ../../….tarihli ve … sayılı kararıyla 660 sayılı KHK geçici md. 1/4 ve Sigorta ve Reasürans Şirketleri ile Emeklilik Şirketlerinde Bağımsız Denetim Yapılmasına İlişkin Yönetmelik md. 24/3-h ile Bağımsız Denetim Yönetmeliği md. 41/1-c uyarınca ../../…. tarihinden itibaren Kuruluşun “FAALİYET İZNİ 2 YIL SÜREYLE ASKIYA ALINMIŞTIR.”

Bu yaptırımlar karşılığı Denetim Kuruluşları ‘na verilen İdari Para Cezası  22 Bin ile 54 Bin TL arasında bir ortalamaya karşılık geldiği öngörülmektedir.

O halde sorduğumuz sorunun cevabına geçerek, “nasıl oluyor” sorusuna cevap bulmaya çalışalım… KHK  ile idari yaptırımları uygulama yetki ve görevi Kurul’a ait bulunmaktadır(660 sayılı KHK md 9). Yönetmelik maddeleri uyarınca  uygulanan idari yaptırıma ait para cezalarını düzenleme ve tahsil yetkisi olmadığına göre, iş bu parasal cezai müeyyideler,  5326 sayılı KABAHATLER KANUNU ‘nun “İdarî para cezası” başlıklı 17. MADDESİ UYARINCA ALINMAKTADIR.

İşin ilginç olanı ise bu cezalar genellikle çok basit hatalarla alınmaktadır. Türkiye Denetim Standartları ve Bağımsız Denetim Yönetmeliği 27. Madde kapsamında “denetim ekipleri” olduğunu görüyoruz.

Hatırlatmakta yarar gördüğüm başka bir konu ise, kesilen bu İdari Para Cezaları, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu 17. Maddesin 6.fıkrası gereği tebellüğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde ödenmesi halinde, para cezasının dörtte üçü, 6183 sayılı Amme Alacakları Tahsil Usulü Hakkında Kanunu ‘nun  (AATUHK) 37.Maddesi uyarınca tahsil edilir. Bu cezalara karşı 5326 sayılı Kabahatler Kanunu 27.Maddesine göre itiraz etme haklı her zaman vardır. Bunun için kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir.

Hasılı hülasa, Unutmayalım ki, her bir nimet bize aynı zamanda bir de borç yükler. Bağımsız Denetim ‘in ülkemiz interlandında sancılı doğuşuna tanıklık etmekle birlikte, geleceğe olan umutvar öngörümüz üst kariyer mesleği olarak kabul ettiğimiz Bağımsız Denetimin mevzuatını iyi okuyarak ve hatta devamlı küresel gelişmeleri de takip ederek, büyük dörtlere yetişmemiz, hatta yetmez(!) geçmemiz gerekir…

Bu vesile ile hatamız da elbet olacak, buna karşılık cezamız da… Önemli olan, can yakacak kadar olmaması. En önemlisi de insanların bizlere emanet olarak teslim ettikleri işlerinden, çoklarının zarar görmemesi. Hiçbir hata işlemeyen ne toplum vardır ve ne de insan…

Öyle olsaydık Firavun ‘a dönerdik!..

Saygılarımla…
14 Eylül 2017

Selahattin İPEK

Bağımsız Denetçi(BD)

bdselahattinipek@gmail.com

Teşekkür:

Katkılarından dolayı Sayın Ymm Arif AYTULUN Usta ‘ma TEŞEKKÜRLERİMİ SUNARIM…
Kaynak:

– Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

– 5326 sayılı Kabahatler kanunu

– Bağımsız Denetim Yönetmeliği
– Mustafa Yavuz – Bağımsız Denetim Kuruluşları Ve Bağımsız Denetçiler Üzerinde
Kamu Denetimi Ve Gözetimi(İsmmmo-Mali Çözüm)

Tefhim __ bildirme, anlatma

 

Go to Top