Gelecek hakkında hepimiz hemen hemen bir yargılar manzumesinde, mantığa sığmayacak kehanetlerde bulunabiliriz! Halbuki bu durum madden ve manen mümkün değildir. O zaman neden bizler hep gelecek hakkında bir şeyler konuşur ve geleceğimizi şekillendirmeye çalışırız. İnsanın doğasında var olan duygusal faktörler icabı düşünme yetisi, ölümsüzlüğü bize pazarlar.

     Oysa ki, sistemik olarak boşluğa doğru bırakılan bir nefesin, kime emanet olacağını bilmemek kaderinde, tüm canlılar ile, kavga etmeden paylaşıp, nasip kâr hallerimize bürünmekteyiz, bürünmeliyiz!..

Disiplinler malum, insanın eğitimi için varlardır. Ortaya çıkmışlardır. Buradan öğrendiğimiz işte bu gelecek hakkındaki yargıların mantıki değil, aksine duygusal faktörleri içerdiğini anlıyoruz. O halde birey, karşısındakine güven, kendine güven, ümit, hırs, arzu… Faktörlerinde geleceğine yolculuk eder. Bu sebeple de insan, daima ruhunu okşayacak ve onunla öne çıkabilecek bir takım farkındalıklar yaratma içgüdüsünü, öğrendiği tüm disiplinlerle faaliyete geçirmek isteyecektir. İçinde var olan patlamaya hazır bir enerjiyi keşfetmesi, işte insanın ve hatta insanlığın yaşamını değiştirir.

Enerjinin açığa çıkması ile, hatta suyun akışı bile değişir ve yeni ileri teknolojiler ile, katma değerler yaratırız. Yeter ki, kendi dünyamızla barışık ve içinden yine bir ben çıkmasını sağlayacak huzur dinginliğimiz olsun.

İleri teknolojileri, 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Japonya yapıyordu. Fakat bu böyle devam etmedi. Edemedi. Çünkü yeni neslini farklı bir özellikle donatarak yaratıcılıklarını ortaya çıkarmak şartını yerine getiremedi. Yani bir nevi, disiplin insanı veya görev insanından ziyade, yaratıcı insanlara ihtiyaç olduğunun farkına vardığında, elinde tuttuğu, yüksek teknolojileri inovasyona kurban etmiştir.

     Merak edilen ise şu anda bunu kim yapmakta?

     Amerika Birleşik Devletleri yaratıcılık fikriyatının farkına vardığından beri bu işi yapmakta ve bu konuda oldukça başarı sağlamaktadır. Bu vesile ile, dünyamız değişerek, hatta insanların hiç bilmediği veya tahmin dahi edemediği yeni meslekler bulunarak hayatımıza girmektedir. Çok değil günümüzden on yıl önce kuruluş ve örgütlenmelerini sağlayan şirketler, şimdilerde dünyanın en büyük şirketleridir. Eskiden enerji firmaları en büyük şirketler arasında iken, şimdilerde ise yazılım şirketleri en büyük şirketler olarak faaliyet göstermektedirler.

Şimdi eğitim konusuna tekrar dönecek olursak… Eğitimin amacı, halkın, devlet ve özel sektör ile el ele vermesi olmalıdır. Geçmişten nefret etmeden, geçmişe yüzümüzü onurlu tutmamız lazım. Yaşadığınız her şeyde bir iz bırakmak istiyorsanız, ertesi sabaha uyanmanız gerekmektedir. Hayatımız zavallı geçmek zorunda değil. Bireyin dünyaya gelmek için bir sebebi var. Anlam bırakma çağında (Sanayi 4.0), kendi anlamımızı bulmamız lazım.

     Ancak bu anlamlandırmayı, şu şekilde de tasvir edebiliriz…

Özgün olma çağı.

Kendin olma çağı.

Kendine ait olanı yaratma çağı.

Burada hemen yazmam gereken, orijinal ve yerel olanı, yani kendine ait olanı küreselle buluşturabilmek çok önemli. Nedeni ise, globalleşme ve küreselleşmenin artık yok olduğu bir dönemde, eski değerlerin kalmadığına tanıklık etmekteyiz. Bunların yerini alan ve adına hepimizin bildiği gibi Big Data dediğimiz, Büyük Veriler sayesinde, kritik noktalarda doğru kararlar alabilme durumundayız. Bireyin, ne yiyip ne içiyor, nereye tatile gidiyor, en sevdiği renk, hobileri, v.s. her şeyi bilen ve her şeyi bir yerde toplayan, belli bir yerde biriktiren büyük zekânın, internet üzerinden satışlar ve içerik tüketimlerini arttırdığını da söylemeden geçmek istemem.

Dolayısı ile big data, kendine veri sağlayan kullanıcı davranışlarını takip ederek, geleceği öngörme yargısına mazhar olur. Finans kuruluşları, kendisinden bir kredi talep edildiği vakit, talep eden o mudisinin nüfus kimlik kayıtlarından sadece bilgi toplamaz. O müşterisinin, gelir ve gider eğilimlerini big data marifeti ile risklendirebilir ve en önemlisi de karar hükmünü ona göre verebilmelidir..

     Data Bilimi diye yeni bir meslek işte böylece oluşmuştur. Bakınız bu bilgilerden 1980 ve 1990 ‘ların, devamlı bir veri biriktirme gayreti içinde, bir nevi hardware (donanım) dünyası oluşmuştur. Hali ile bu durumda kendi zamanının sonuna gelmiş bulunduğundan, artık yazılım çağına evirilerek, apaçık ortada olan, yapay zekâ alanında, geleceğe yürümemiz lazım.

     Startup şirketleri, kuluçka üretim merkezlerinde var olma planlamasını en derinden, gelecek analizleri eşiğinde hayallerini işlerine yansıtmak isteyen girişimciler tarafından üretime geçerler. Kendi başarı formüllerini inovasyonel anlamda var edebilmek için, bu yapılan yatırımların berhava olmaması adına, yeni teknolojileri de kullanarak, hem yeni yeni teorilerle besleme ve gelecekteki en küçük bir ekonomik bunalımda yok olmasını önlemek, hem de en iyi temele oturtmayı amaç edinmeleri için, kaçınılmazdır.

Dolayısı ile Startup şirketlerinin bir diğer önemli hedefi, refah devletine hizmet etmektir.

Burada bir es verecek olursak, refah düzeyinin yakalandığı liberal ekonomiler, artık durağan bir semptom yaşar. Neticesinde artık, kendilerini uygulamalar ile yormaya bile gerek görmeden rant ekonomisine yönelmeye başlar. İşte burada artık, tabiri caiz ise daha kolaycılıkla bir kazanım elde etme yoluna gidilir. Scaleup!..

Scaleup ‘lar paraya yatırım yapar haldedirler. Para parayı çeker anlayışının yaygınlaştığı vahşi kapitalizmin getirisidir bu.

İçinde bulunduğumuz bilgilenme ve dijital çağın dışına çıkmaya çalışmalıyız. Tam da bu süreçte, önceki versiyonlarını kaçırdığımız Sanayi 4.0 ‘ı anlayarak, yarınlara hazırlanmamız gerekiyor. Burada tabi olarak her bir bireyin, genç kafanın, zekanın eşitlikçi yönetişimler marifeti ile şansı var demektir. Hali ile bu eşitlik, demokrasi döngüsünde varlığını gösterirken, demokratik bir tolera pozisyonu yoksa bu işlerin hiçbiri olmaz. Çokseslilik diye tabir ettiğimiz, herkesin konuşma özgürlüğü yoksa bir şey yaratamazsınız. Demokrasinin olmazsa olmazı adalet ve hukuk altyapısı yeni yeteneklerin çoğalmasına havi olur.

Yapılanmanın sil baştan olduğu günümüzde insanlar, düşünce ve inancının ne olduğuna bakmazlar. Büyük ölçüde önemi yoktur çünkü. Önemli olan ise ne ürettiğidir. Yukarıda bahsini ettiğim olmazsa olmaz bir yapının kıymeti burada ortaya çıkmakta. Bunun neticesinde üretmenin verdiği keyifle gururumuz da yükselerek, küresel itibarımız var olacaktır.

Teknolojik gelişmeler, bilişim, yapay zekâ derken, her gelişim elimizdeki meslekleri yok ettiği de bir gerçek. Diplomanın bir önemi yok diye bir söylevi elbette yazmayacağım. Ve fakat hangi okuldan mezun olunduğunun o kadar önemi kalmayacak.

Çünkü, geleceğin mesleklerinde, kişiliğiniz, hayaliniz, tutkunuz, vizyonunuz, hedefiniz var mı? Önemli olan bu vasıflara sahip bireye bakılarak, rol dağıtımına gidilecektir.

Sonuç olarak, diplomadan daha önemli olan, farklı olmak, farklı düşünebilmek. Herkesin yaptığından farklı bir başkasını yapabilmek. Yani sıradanlaştığımız toplu cehaletten ayrılarak, işte o an ayrıldığımız yerde fark yaratmamız ve yarattığımız farkı da göstermemiz gerekir.

     Unutmayalım ki, “ışık söndürenler kadar suçlu, mum yakmayanlardır.” *

Saygılarımla…
11.01.2018

* Talat Sait Halman